4 Kasım 2018 Pazar

UNUTULAN BAŞKENTİMİZ ''DİMETOKA''


UNUTULAN BAŞKENTİMİZ ''DİMETOKA''
YUNANİSTAN'DA BİR OSMANLI KENTİ






Osmanlı devletinin iz bırakmadığı Coğrafya neredeyse yok gibi Tarih kitaplarımızda bizlere öğretilen hep belli başlı ana konular olmuştur. Bursa’nın Osmanlının ilk başkenti olduğu Edirne’nin ikinci başkenti ve İstanbul’un feth edilerek yeni başkent olduğu bilmekteyiz.
Bugün Yunanistan sınırları içerisinde kalan Edirne’ye yaklaşık olarak 40 km uzaklıktaki Osmanlı’nın unutulan başkenti Dimetoka’yı hiç duyduk mu? Osmanlı’nın balkanlara hızla yerleşmesi ile beraber Sultan I.Murad Hüdavendigar döneminde 1361 tarihinde Evranos bey tarafından feth edilen yaklaşık olarak 552 yıl Osmanlı’nın bir parçası olmuş bir yer Tarihi Osmanlı kaynaklarında ‘’Darü,s saltanat olarak’’ olarak bilinen kent I.Murad hüdavendigarın  Edirne’deki saray inşaatını yaptırırken 5 yıl boyunca burasını başkent olarak kullanmıştır. Yıldırım Beyazıt hanın burada doğduğu ve daha sonraki yıllarda buraya balkanların en büyük camisini yaptırdığını bilmekteyiz. Dimetoka saltanat mücadelelerinede sahne olan bir yer. Fetret devrinde kardeşleri ile taht mücadelesine girişen Musa çelebinin hükümet merkezi olmuş Daha sonraki yıllarda Fatih sultan Mehmedin burada ikametgah ettiği ve oğlu II.Beyazıt’ın burada doğduğu ve  Dimetokaya Sık Sık geldiği ve vakit geçirdiği bilinmektedir. Dimetoka Şehrinde Bizanslılardan kalan kale onarılarak sultanlar ve devlet adamları için önemli bir yer tutmuştur   Günümüzde hakim bir tepe üzerine kurulan kale ile alakalı Evliya çelebi seyahatnamesinde kalenin gayet sağlam olduğu ve en üst kısımda padişahın sarayı ve 2 kuleden bahsetmektedir.
Yine Evliya Çelebinin gözlemleri bize Dimetoka Şehri hakkında bilgiler vermektedir.Şöyleki 1668 tarihinde bu şehre gelen seyyah 100 kadar kiremir örtülü evde gayrimüslimlerin yaşadığı kale kısmında asıl şehir kesiminde  on iki mahalle bağlık ve bahçelik 600 kadar ev bulunduğunu 5 tanede zaviye ve dergah bulunduğunu söyler.
Osmanlıların burada kurduğu ilk dini ve sosyal kurum abdal cünayd zaviyesidir. I.Muradın fethinden önce gelen dervişler buraları ilmi yönde feth etmişlerdir. Medrese anlamında ilk yapının yıldırım Beyazıt’ın şehzadelik sırasında 1389 yılından önce yaptırmış olduğu medresedir. Sadece sultanlar ve şehzadeler değil Osmanlı devlet adamları da buralarda birçok eserler vermiştir. Bunlardan biri Rumeli beylerbeyi Timurtaş paşanın oğlu Oruç beyin medresesidir. Dimetoka’da verilen eserler bunlarla sınırlı değil tabi ki Evliya çelebinin ifadelerine göre bölgede 15’den fazla Mescid ve çeşitli mimari eserlerin bulunduğundan bahseder Özellikle XV.yüzyılda II. Murad’ın devlet adamlarından kutluca bey mescidi II.Beyazıt’ın veziri karagöz bey mescidi ve medresesi, Nasuh bey camii, imareti zaviyesi ve hanı. XVI ise birkaç yeni medrese, cami büyük bir hamam ayrıca mektepler inşa edilmiştir. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman döneminin önemli devlet adamlarından nişancı Feridun Ahmet paşanın bir cami ve bir hamamı bulunmaktaydı Ancak ne yazık ki bu eserlerin birçoğu günümüze kadar gelememiştir.

Dimetoka’da yapılmış eserler içerisinde en büyüğü ve önemlisi cami-i Atik olarakta adlandırılan Rumeli’nin en büyük camisi olan çelebi Mehmet camisidir. Yıldırım Beyazıt tarafından inşasına başlanan bu cami daha sonra oğlu Çelebi Mehmet tarafından 1421 tarihinde Bursa yeşil camisinin de mimari olan ivaz paşa tarafından 1421 tarihinde tamamlanmıştır. Yapıda büyük kesme taşlar kullanılmıştır cami 11 metre yüksekliğinde olup duvarları oldukça kalındır. Taç kapısı Osmanlı mimarisi yapılarına baktığımız çok anıtsal bir şekilde yapılmıştır. Yapının içerisinde Osmanlı süsleme sanatının nadide örnekleri olan kalem işleri ve Ahşaptan yapılma göz dolduran bir kırlangıç kubbe bulunmaktaydı maalesef kısa bir süre önce yangın esnasında bu güzel eserin çatısı yanmıştır.


   


   (Çelebi Mehmet Cami-Dimetoka)                






(Çelebi Mehmet Camisinin yangında yok olan kırlangıç kubbesi)



1361 tarihinden 1913 tarihine kadar kesintisiz 552 yıl Osmanlının himayesinde bir şehir olan Dimetoka balkan savaşlarından sonra bir İslam şehri olmaktan çıktı. Daha sonra Müslümanların buradan uzaklaştırılması ve yıllar boyunca unutturulması birçok eserimizinde kaybolmasına neden olmuştu. Osmanlı hakimiyeti döneminde ilim ve kültür merkezi olan Dimetoka bir çok ilim ve devlet adamı da yetiştirmiştir. Bunlardan bazıları veziriazam sürmeli ali paşa, şair ve alim Abdulvasi ve Lütfi paşa gibi isimler bulunmaktadır.
Cumhuriyet dönemimizin en önemli fikir insanlarından olan Cemil Meriç’in babası da Meriç Irmağının öte yakasında ki Dimetoka'dandır. Dedesinin dedesi Dimetoka'da müftülük yapan Hafiz Idris Efendi. Dedesinin babası Kaymak Ahmet Efendi Cemil Meriç'in babası ise Mahmut Niyazi Beydir.
Bir gün Türkiye sınırına sadece 40 km mesafede olan Osmanlı devletine başkentlik yapmış ilim ve kültür merkezi olan Dimetoka’ya uğrarsanız Osmanlı devletinin oradaki izlerini görerek bir nebze olsun Şanlı akıncıların at nallarının seslerini duyarak geçmişe yolculuk yapabilirsiniz Her karışında bir anının olduğu bu topraklar elbet kulağınıza bir şeyler fısıldayacaktır.

MEHMET SANCAK-SİVAS

22 Ekim 2018 Pazartesi

ANADOLU'DA ŞİFAHANELER


                                      ANADOLU'DA ŞİFAHANELER





Medreselerin dinî eğitimle ilgili olduğu kabul edilmektedir. Oysa Türk toplumlarında pozitif bilimlere de geniş ölçüde yer verilmiştir. Pozitif bilimlerle ilgili çok sayıda yazma eserler ile rasathanelerin (gözlemevi) günümüze ulaşan örnekleri bunu doğrulayan deliller olmaktadır. Anadolu Türk devletlerinin sosyal devlet anlayışı içinde önemli bir yer tutan eğitimin ayrıcalıklı bir dalı olarak, insan sağlığı ile ilgili olan tıp eğitimi, hastaya hizmet fikriyle paralel sürdürülmüş ve bu uygulamalar kalıcı şekle dönüştürülmeye çalışılmıştır. Şifahane, bimaristan, maristan, darüssıhha, darülafiye, me’menülistirahe, darüttıb, darülmerza, şifaiyye, bimarhane, tımarhane olarak da adlandırılan darüşşifalar Türk-İslâm vakıf kültürü içerisinde önde gelen sosyal yardım kuruluşlarından birisidir Darüşşifalar Bağlamında Kitabeler, Vakıf Kayıtları ve Tıp Tarihi Açısından Önemleri - Anadolu Selçuklu Darüşşifaları Özelinde Türk kültürü açısından ele alındığında, Selçukluların ortaya koyduğu darüşşifalar, özellikle Anadolu’daki örnekleriyle, çok uzun süreler kuruluş amaçları ile ilgili görevlerini sürdürmüşlerdir. Toplumun sağlık gereksiniminin karşılanması için yapılan bu kuruluşlar, varlıklarını vakıfları ile korumuşlar ve sürdürmüşlerdir. Var olan belgeler diğer İslâm ülkelerinde kurulan darüşşifalarda olduğu gibi, Selçuklu darüşşifalarında da hastaların zengin, fakir, din, dil ve ırk ayrımı yapılmaksızın tedavi edildiklerini ortaya koymaktadır. Bu hastanelerde ilaçlar ve yiyecekler hastalara ücretsiz verilirken, tedavileri de ücretsiz yapılırdı. Selçuklular döneminde Anadolu’da inşa edilmiş olan dârü’ş-şifalardan yalnızca Sivas İzzettin Keykavus Dârü’ş-şifası’nın vakfiyesi günümüze kalmıştır. Darüşşifa adı altında toplanan bu yapıların emin ve güven verici kadrolara sahip, sağlık açısından güvenilecek kuruluşlar olduğunu öğreniyoruz. Bu sağlık kuruluşlarında din, dil ve ırk farkı gözetilmeden halka sağlık hizmeti sunuluyordu. Gene bu kuruluşlarda görevlendirilecek hekimlerin tıp ilmine vâkıf ve cerrahide mahir olması şartı her devirde geçerli olmuştur. Hastalara psikolojik tedavi metodları (müzikle tedavi-) uygulanmış, hatta bu durum vakfiyelerde belirtilmiştir. Sağlık kuruluşlarının önemli diğer bir görevi ise tedaviyi gerçekleştirecek ilaçların buralarda imâl edilmesiydi. Bu ilaçlar Vâkıf'ın koyduğu şartlar çerçevesinde hastaya veriliyordu. Türkiye Selçuklu Devleti’nde  darüşşifalar bilgi ve beceriye sahibi hekim ve sağlık kadrosuna sahiptirler. Halk, hastalık durumlarında bu hekimlere güvenerek rahatça başvurabiliyorlardı. Hastaların ilaçları da buralarda yapılır ve parasız hastalara dağıtılırdı. Bu sağlık müesseselerinin vakıflarından anlaşıldığına göre bu hastanelerde başhekim, hekim, cerrah, kehhal ve eczacı gibi personel çalışmakta olup, Türkiye Selçuklu tebaasından olan herkes bu hizmetlerden yararlanmakta idi Bunun yanında Türkiye Selçuklu Devleti’nin komşu ülkelerle olan ticaretinin canlılığı ve bu canlılık neticesinde ülkede salgın hastalıkların baş göstermesini önlemek devletin aslî vazifesi idi. Hekimler hem harp hem de barış zamanında halkın ihtiyaçları ile ilgilenmek zorundaydılar. İslâm’ın yolundan ayrılmayan Türkiye Selçuklu sultanları hem tebaanın ihtiyaçların karşılamak hem de ülkede ticaret hayatını canlı tutmak için, Anadolu genelinde sağlık kuruluşlarına gerekli önemi vermişlerdir. Selçukluların ticarete gerekli önemi vermeleri sonucu ise kervanlarla ticaret taşımacılığının yapıldığı belli bir yol güzergâhı ortaya çıkmış ve zengin bir yol ağı meydana gelmiştir Selçuklu devlet adamları meydana gelen bu geniş yol ağında ticareti geliştirmek, kolaylaştırmak, cazip hale getirmek, engelleri ortadan kaldırmak ve güvenliği sağlamak için ellerinden geleni yapmışlardır. Türkiye Selçuklu Devleti’nin bu amaçla inşa edilen dârü’ş-şifalar kullanım amacından dolayı çeşitli adlar almıştır. Darüşşifaların varlıklarını koruyup sürdürmeleri için gerekli en önemli koşullardan birisi bu kuruluşların vakıflarıdır. Vakıf-darüşşifa birlikteliği açısından ele alındığında “vakıf” kelime olarak “durdurma, durmasını sağlama, alıkoyma” anlamlarını taşımaktadır Yine “bir hizmetin yerine getirilmesi amacıyla, bir kimsenin belli koşullar ve resmi yollarla parasını ya da mülkünü bağışlaması.” ve “bu yolla bağışlanan mal, mülk, para; bu amaçla oluşturulan kuruluş” anlamlarına gelmektedir.  Darüşşifalar okul, cami, hamam vb. gibi “vakf-ı ale-l ‘âmme”dir Yani kamu yararına yapılan, herkesin yararlanabildiği vakıflardandır. Vakıf kuruluşunun “vâkıf”ı (kurucusu) tarafından belirlenen, o kuruluşun çalışma şeklini, yönetimini, kuruluşun amaç ve hizmetlerini, gelirlerini, giderlerini, kuruluşta çalışanların niteliklerini, alacakları ücretleri açıklayan yazılı belgelere de “vakfiye” (bir vakfın şartlarını bildiren resmi senet) ya da “vakıf-nâme” denir . Bu belgeler vakıf kuruluşlarının yönetmeliği niteliğinde olduğundan, özellikle tıp tarihimiz açısından da önemli bir yer tutan darüşşifaların hizmet verdikleri sürece onların işleyişleri, kuruluşları, kadroları ve çalışanların ücretlendirilmeleri açısından çok önemli tarihsel belgelerdir.

MEHMET SANCAK
SİVAS 2018

22 Mayıs 2018 Salı

İPEK YOLU’NUN ÖNEMİ





Ülke sınırları sadece siyasi ve fiziksel olarak sınır çizmektedir.Gönül dünyamızın ve yahutta kadim geçmişimizin bu tür sınırlara ihtiyacı yoktur.Geçmişi hayal etmek Tarihi,kültürü canlı tutmak gelecek adınada önemlidir.İşte tamda bu noktada İpek yolu; ilim,kültür,Tarih unsurlarlarını içerisinde barındıran  Dünya ticaret yolunun en önemli güzergahıdır.
Çin’den Xian kentinden başlayarak bütün Asya’yı geçip Anadolu ve Akdeniz aracılığıyla Avrupa’ya kadar uzanan ve dünyaca ünlü ticaret yolu olan “İpek Yolu” adı ilk kez 1877 yılında Alman coğrafyacı Ferdinand von Richthofen tarafından kullanılmıştır. Dünya ticaretinin büyük bir kısmını üzerinde taşıyan İpek Yolu’nun geçtiği ülkeler döneminin en zengin ülkeleriydi.İpek yolunun geçmiş olduğu Şehirler o dönemden kalan zenginliklerini ve güzelliklerini bizlere halendaha yansıtmaktadır.Çin’in Xian kentinden başlayan bu yol Ortaasya dünyasında Turfan,kaşgar, Taşkent,Semerkant,Buhara,Merv ve bir çok şehirin Ekonomısının kalkındırmıştır.Haliyle ekonomısı kalkınan bu şehirler Sanatlarınada o denli önem vermişlerdir.

 İpek eski çağlardan beri birçok ulusun yaşamında çok önemli yer tutmuştur. Önce Mısırlılar, daha sonra da Romalılar, Çinlilerden ipek satın alırlardı. Ulaşım daha sonra İpek Yolu adı verilen güzergâhı izleyen kervanlarla sağlanırdı. Uzak Doğu’dan gelen ipek ve baharat uluslararası ilişkilerde önemli rol oynamaktaydı. Bu yollarla batıya gönderilen ipek, ayrıca doğu kültürünün batı tarafından tanınmasını da sağlamıştır. Doğunun ipeği ile baharatının kervanlarla batıya taşınması, Çin’den Avrupa’ya ulaşan ticaret yollarını oluşturmuştur. Eski çağlardan beri kullanılmakta olan bir yol şebekesinden, doğudan batıya doğru gelişen ticarette yararlanılmıştır. İpek Yolu olarak adlandırılan binlerce kilometre uzunluğundaki kervan yolları, binlerce yıl yoğun bir şekilde ipek, porselen, kâğıt, baharat ve değerli taşların taşınmasının yanı sıra, kıtalar arasındaki kültür alışverişine de katkı sağlamıştır. İpek Yolu Asya’yı Avrupa’ya bağlayan bir ticaret yolu olmasının ötesinde, bu yol üzerinde yaşayan kültürlerin, dinlerin, ırkların da izlerini taşımakta ve olağanüstü bir tarihsel ve kültürel zenginlik sunmaktadır. İpek Yolu, tarih boyunca hem geçtiği bölgeleri iktisadi açıdan kalkındırıp halkın refah seviyesini yükseltmiştir. Asya ile Avrupa arasında doğal bir köprü durumunda olan Anadolu, coğrafi ve jeopolitik konumunun doğal bir sonucu olarak, tarihin ilk döneminden itibaren uluslararası ulaşımda önemli bir rol üstlenmiş, önemli ticaret yollarının geçtiği bir merkez konumunda olmuştur. Birçok kültür ve uygarlığa ev sahipliği yapan Anadolu, Anadolu Selçuklularından önce zaman içinde gelişen tarihin en eski ticari yollarına sahipti. Bunlardan Hitit, Asur ticaret kolonilerinin yolları, Pers Kral Yolu, Roma Yolu ve Bizans yol ağı olarak bilinen askeri ve ticaret yolu daha sonra İpek Yolu adını almıştır. Anadolu’da binlerce yıl boyunca uygarlıklar arasındaki ilişkileri sağlayan bağlantılar olan bu yolları ticaret kervanları ve ordular kullanmıştır. Anadolu’daki bu yollar, geçtiği bölgenin coğrafi koşullarının olanakları nispetinde doğal güzergâhları ve geçitleri izlemiştir. İpek Yolu, Anadolu’ya üç koldan; Güney’de Cizre - Hasankeyf, ortada Doğubayazıt - Erzurum, Erzincan, Sivas, kuzeyde de Kars - Trabzon yoluyla giriyordu. Anadolu Selçukluları döneminde kuzeyden giden kol Erzurum, Erzincan, Tokat, Amasya, Sinop ve Kastamonu yönünden Karadeniz’de limanlara; güneyden giden kol ise Bitlis, Malatya, Kayseri, Kırşehir, Konya, Isparta, Antalya üzerinden Akdeniz limanlarına ulaşmaktaydı. Güney kolun en uç noktası ise bugün Denizli vilayeti sınırları içerisinde bulunan Akhan’dı. Akhan’dan çıkan kervanlar 20 -30 kilometre sonra Menderes Nehri’ne, buradan da Ege limanlarına ulaşıyordu. İpek Yolu, Anadolu Selçuklu döneminde doğubatı, kuzey-güney yönünde Anadolu’yu hiçbir ülkede olmadığı kadarıyla bir ağ gibi dolaşır, doğuda Erzurum, Sivas, Kayseri ve Konya’da düğüm oluşturan bu yollar kuzeyde Sinop, güneyde Antalya’ya kadar uzanırdı.

MEHMET SANCAK
MAYIS 2018
SİVAS


William of Rubruck’un Orta Asya ve Kırgızistan Coğrafyasına Dair Seyahatleri

 William of Rubruck’un Orta Asya ve Kırgızistan Coğrafyasına Dair Seyahatleri                                                               ...