23 Ocak 2026 Cuma

William of Rubruck’un Orta Asya ve Kırgızistan Coğrafyasına Dair Seyahatleri

 William of Rubruck’un Orta Asya ve Kırgızistan Coğrafyasına Dair Seyahatleri


                                                                                                                                 Mehmet SANCAK


  1. yüzyıl, Avrasya tarihinin en hareketli ve dönüştürücü dönemlerinden biridir. Moğol İmparatorluğu’nun kısa sürede Çin’den Doğu Avrupa’ya uzanan geniş bir coğrafyada hâkimiyet kurması, yalnızca siyasi dengeleri değil, aynı zamanda kültürel ve entelektüel temasları da derinden etkilemiştir. Bu dönemde Batı dünyası, Orta Asya’yı uzun süredir çevreleyen efsanelerin ötesinde tanımaya başlamış; seyyahlar, misyonerler ve elçiler Moğol topraklarına doğru yola çıkmıştır. Bu isimler arasında en dikkat çekici figürlerden biri, Fransız kökenli bir Fransisken rahibi olan William of Rubruck’tur.



Rubruck’un 1253–1255 yılları arasında gerçekleştirdiği seyahat, yalnızca diplomatik veya dinî bir misyon olarak değil; ayrıntılı gözlemleri, etnografik tasvirleri ve coğrafi betimlemeleriyle Orta Asya’nın tarihine ışık tutan bir belge niteliği taşır. Onun anlatıları, bugünkü Kırgızistan topraklarını da kapsayan geniş Orta Asya coğrafyasını anlamak açısından son derece değerlidir.

William of Rubruck, Fransa Kralı IX. Louis tarafından resmî bir elçi sıfatıyla değil, daha çok dinî ve keşif amaçlı bir görevle Moğol topraklarına gönderilmiştir. Temel hedefi, Moğollar arasında Hristiyanlığı yaymak ve aynı zamanda onların inanç dünyasını yerinde gözlemlemektir. Bununla birlikte Rubruck, selefleri olan Giovanni da Pian del Carpine gibi yalnızca siyasi raporlar sunmakla yetinmemiş; geçtiği bölgelerdeki halkların yaşam tarzlarını, inançlarını, ekonomik faaliyetlerini ve coğrafi koşulları ayrıntılı biçimde kayda geçirmiştir.

Seyahati sırasında tuttuğu notlar daha sonra “Itinerarium” (Seyahatname) adıyla kaleme alınmış ve Orta Çağ Avrupası’nda Orta Asya hakkında yazılmış en güvenilir metinlerden biri olarak kabul edilmiştir.

Orta Asya’ya Yolculuk ve Gözlemler

Rubruck’un yolculuğu Karadeniz’in kuzeyinden başlamış, Volga havzası ve bozkır kuşağı üzerinden Orta Asya’nın içlerine doğru ilerlemiştir. Seyyah, bu süreçte geniş bozkırları, göçebe kabileleri ve Moğol yönetim sistemini yakından gözlemleme fırsatı bulmuştur. Rubruck, bozkırların sınırsızlığı karşısındaki şaşkınlığını şu sözlerle dile getirir:

“Bu ülkelerde ne şehir duvarları ne de sınırlar vardır; insan, göğün altında sonsuz bir deniz üzerinde ilerliyormuş gibi hisseder.”¹

Rubruck’un dikkatini çeken en önemli hususlardan biri, göçebe toplumların mekân algısıdır. Ona göre Orta Asya bozkırlarında şehir sınırları yerine mevsimlere göre değişen obalar ve yaylak–kışlak düzeni hâkimdir. Bu gözlem, Orta Asya Türk ve Moğol kültürünün temel yapısını anlamak açısından son derece önemlidir.

Ayrıca Rubruck, Moğolların dinî hoşgörüsüne özel bir vurgu yapar. Farklı inanç mensuplarının aynı siyasi yapı içinde bir arada yaşamasını şu ifadelerle aktarır:

“Moğollar arasında Hristiyanlar, Müslümanlar ve putperestler yan yana yaşar; her biri kendi inancını serbestçe yerine getirir.”²

Bu çok dinli ortam, Orta Asya’nın tarihsel olarak bir inançlar kavşağı olduğunu göstermektedir.


Kırgızistan Coğrafyası ve Tiyan-Şan Çevresi

William of Rubruck’un seyahat güzergâhı doğrudan bugünkü Kırgızistan şehir merkezlerini kapsamaz; ancak Tiyan-Şan dağları, Çüy ve Issık Göl havzasına yakın bölgeler, onun anlatılarında dolaylı olarak yer alır. Rubruck, yüksek dağlar ve sert iklim koşulları hakkında şunları söyler:

“Dağlar o kadar yüksektir ki, yaz ortasında bile zirveler karla örtülüdür; bu topraklarda yaşam, dayanıklılık ister.”³

Rubruck’un söz ettiği bu coğrafi koşullar, günümüz Kırgızistan coğrafyasıyla büyük ölçüde örtüşmektedir.

Rubruck, bu bölgelerde yaşayan halkların büyük ölçüde göçebe hayvancılıkla geçindiğini, atın ise yalnızca bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda toplumsal statünün göstergesi olduğunu vurgular. At kültürüne dair gözlemi dikkat çekicidir




“Onlar için at, hem servet hem de güçtür; bir adamın değeri, sahip olduğu atlarla ölçülür.”⁴

Ayrıca seyyah, dağlık bölgelerde yaşayan toplulukların savaşçı özelliklerine ve sert doğaya karşı geliştirdikleri dayanıklılıklarına dikkat çeker. Sert coğrafi koşulların, bu halkların fiziksel ve kültürel yapısını şekillendirdiğini belirtir.

Rubruck’un metnini değerli kılan unsurlardan biri de etnografik ayrıntılara verdiği önemdir. O, göçebe çadırlarını (yurt), süt ürünlerine dayalı beslenme biçimini ve günlük yaşam pratiklerini ayrıntılı şekilde betimler. Özellikle kımız benzeri içecekler ve et tüketimi üzerine yaptığı açıklamalar, Orta Asya Türk kültürüyle büyük paralellik gösterir.

Rubruck’un gözlemlerinde dikkat çeken bir diğer unsur, kadınların toplumsal hayattaki konumudur. Göçebe toplumlarda kadınların üretim ve aile düzeni içindeki aktif rolü, seyyahın özellikle vurguladığı konular arasındadır.

William of Rubruck’un seyahatnamesi, Kırgızistan ve genel olarak Orta Asya tarihi açısından birincil kaynak niteliği taşır. Onun anlatıları, bölgenin 13. yüzyıldaki sosyal yapısını, inanç dünyasını ve ekonomik ilişkilerini anlamamıza imkân tanır.

Özellikle Çinli ve İslam kaynaklarının yanında, Batı kökenli bir gözlemcinin Orta Asya’yı nasıl algıladığını göstermesi bakımından Rubruck’un metni benzersizdir. Bu anlatılar, Orta Asya’nın yalnızca Doğu–Batı arasında bir geçiş alanı değil, başlı başına özgün bir kültürel dünya olduğunu ortaya koyar.

 

William of Rubruck’un Orta Asya seyahati, Batı dünyasının bu geniş coğrafyayı gerçekçi biçimde tanımasına katkı sağlayan en önemli adımlardan biridir. Onun gözlemleri, bugünkü Kırgızistan topraklarını da kapsayan Orta Asya’nın 13. yüzyıldaki sosyal, kültürel ve coğrafi yapısını anlamamız açısından büyük önem taşır.

Rubruck, bir misyoner olmasına rağmen, önyargıdan uzak ve gözleme dayalı anlatımıyla çağının ötesine geçmiştir. Kendi ifadesiyle, gördüklerini aktarmayı bir görev saymıştır:

“Ben, bana anlatılanları değil, gözlerimle gördüklerimi yazdım.”⁵

Bu yönüyle Rubruck, yalnızca bir seyyah değil, aynı zamanda Orta Asya’nın erken dönem etnografı olarak değerlendirilebilir.


Dipnotlar

  1. William of Rubruck, Itinerarium, çev. Peter Jackson, London, 1990.

25 Temmuz 2025 Cuma

OSMANLI’DA SOKAK KÜLTÜRÜ: GÜNLÜK HAYATIN KALBİNDEKİ SOSYAL DOKU

 

OSMANLI’DA SOKAK KÜLTÜRÜ: GÜNLÜK HAYATIN KALBİNDEKİ SOSYAL DOKU

 

Sokak, bir medeniyetin gündelik hayatını en yalın ve çarpıcı haliyle yansıtan mekândır. Osmanlı toplumunda sokaklar sadece geçiş güzergâhı değil; komşuluk ilişkilerinin kurulduğu, ticaretin döndüğü, dini ve kültürel hayatın hissedildiği canlı sosyal alanlardı. Bu çalışma, Osmanlı şehirlerinde sokak kültürünün biçimlenişini, sosyolojik ve kültürel yönlerini, mekân organizasyonunu ve günlük hayatın sokakta nasıl aktığını ele almaktadır.

 


Osmanlı Şehrinin Yapısal Kurgusu: Mahalle ve Sokak

 

Osmanlı şehir planlamasında temel yapı taşı mahalleydi. Genellikle bir cami, çeşme veya mescit çevresinde şekillenen mahalleler, hem mekânsal hem sosyal aidiyet açısından belirleyiciydi. Bu yapı içerisinde sokaklar dar, kıvrımlı ve mahremiyet esasına uygun biçimde düzenlenmişti (Necipoğlu, 2005).

Sokaklar, sosyal bir düzenin ve mahalle dayanışmasının mekânıydı. Komşular birbirini tanır, çocuklar birlikte büyür, sokak aralarına fırın, çeşme, hatta küçük dükkânlar yerleştirilirdi (Faroqhi, 2005).









 


Sokak Adabı ve Mahremiyet Kültürü

 

Osmanlı toplum yapısında sokakta davranışlar belirli bir ahlaki çerçevede değerlendirilirdi. Özellikle kadınların kamusal alanda daha rahat hareket edebilmesi için evlerin cumbalı olması, pencerelerin kafesli yapılması gibi mimari tedbirler alınmıştı (Necipoğlu, 2005).

Sokakta yüksek sesle konuşmak, tartışmak, başkasının evine bakmak hoş karşılanmazdı. Bu kurallara uymayanlar mahalle imamı veya bekçi tarafından uyarılırdı (İhsanoğlu, 1999). Bu durum sokak kültürünün dini, ahlaki ve sosyal normlarla iç içe olduğunu gösterir.


Ticarî Hayatın Sokaktaki Yüzü: Esnaf ve Seyyar Satıcılar

 

Osmanlı’da sokaklar aynı zamanda ticaretin kalbidir. Mahalle aralarında seyyar satıcılar (simitçi, macuncu, yoğurtçu) günlük ihtiyaçları karşılarken, büyük çarşıların çevresinde sokaklara yayılmış lonca esnafı da bulunurdu (İnalcık, 2004).

Her esnaf grubunun kendine ait bir sokağı vardı. Bu sokaklar aynı zamanda meslekî sosyalleşme alanıydı. Esnaf, meslekî düzenin yanında mahallenin sosyal düzenine de katkı sağlardı (Ortaylı, 2006).


Oyun, Çocukluk ve Sokak

 

Çocuklar için sokak, oyunun ve sosyalleşmenin en önemli sahnesiydi. Sek sek, çelik çomak, uzun eşek gibi oyunlar mahalle sokaklarında oynanır, özellikle Ramazan ve bayram dönemlerinde çocuklar sokakta topluca eğlenirdi (Faroqhi, 2005).

Osmanlı’da çocuk eğitimi sadece ailede değil, mahalle ve sokak gözetiminde de yürütülürdü. Büyükler çocukları gözetir, yanlış davranışlarını düzeltirdi. Bu, sokak kültürünün aynı zamanda pedagojik bir boyut taşıdığını gösterir (Kafadar, 2009).


Dini ve Sosyal Etkinlikler: Sokakta Ortak Hayat

 

Sokaklar yalnızca gündelik yaşamın değil, aynı zamanda kolektif ritüellerin de mekânıydı. Mevlidler, düğün alayları, cenaze törenleri, aşure dağıtımları gibi etkinlikler hep sokakta yapılırdı (İhsanoğlu, 1999). Bu etkinlikler, mahalleliyi bir araya getirir, sosyal dayanışmayı güçlendirirdi.

Ramazan aylarında sokaklar daha da canlanır, teravih sonrası sokaklarda sohbetler, meddah gösterileri, karagöz oyunları yapılırdı (Altınay, 1917/2022).

 

 

 


Temizlik ve Estetik Anlayışı

 

Osmanlı’da sokakların temiz tutulması hem dini hem toplumsal bir görev olarak görülürdü. Sabahları ev önleri süpürülür, haftalık sokak temizlikleri yapılırdı. Sokaklara tükürmek, çöp atmak gibi davranışlar ayıplanır, hatta bazı mahallelerde cezalandırılırdı (İnalcık, 2004).

Sokak çeşmeleri, sebiller, kuş evleri gibi unsurlar ise sadece fonksiyonel değil, aynı zamanda estetik öğelerdi. Bu unsurlar Osmanlı mimarisinin sokakla kurduğu ilişkiyi de gösterir (Necipoğlu, 2005).


Sonuç

 

Osmanlı’da sokak, sadece fiziksel bir geçiş alanı değil; dini, ahlaki, ekonomik ve kültürel etkileşimin merkezidir. Mahalle yapısıyla birlikte şekillenen sokak kültürü; toplumsal dayanışma, ortak yaşam, estetik ve mahremiyet gibi çok katmanlı değerleri içinde barındırır. Modern şehirlerin bireyselleşmiş yapısıyla karşılaştırıldığında, Osmanlı sokak kültürü; yeniden keşfedilmeyi hak eden bir sosyal model sunar.

 

 Mehmet Sancak

 

Kaynakça

·       Altınay, A. R. (2022). Eski İstanbul Hayatı (Orijinal çalışma 1917). İstanbul: Kapı Yayınları.

·       Faroqhi, S. (2005). Osmanlı'da Gündelik Hayat. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

·       İhsanoğlu, E. (Ed.). (1999). Osmanlı Medeniyeti Tarihi. İstanbul: İSAM Yayınları.

·       İnalcık, H. (2004). Osmanlı'da Toplum ve Ekonomi. Ankara: Doğu Batı Yayınları.

·       Kafadar, C. (2009). Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken. İstanbul: Metis Yayınları.

·       Necipoğlu, G. (2005). Osmanlı'da Mahremiyet ve Mekân. İstanbul: Metis Yayınları.

·       Ortaylı, İ. (2006). Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek. İstanbul: Timaş Yayınları.

21 Kasım 2022 Pazartesi

İbn Battuta Anadolu’da

 



Seyahat etmek; farklı kültürleri, şehirleri tanıma, daha önce görmediğimiz örf, adet ve gelenekleri görme imkanı sağlar. İnsanlık tarihine baktığımız zaman seyahat etmek insanlara hep cazip gelmiştir. Kimisi ticaret, kimisi diplomatik ilişkiler için kimileri ise farklı kültürleri tanımak içindir. Ancak her seyahat eden her kişi seyyah değildir. Seyyah olmak ayrı bir tecrübe bilgi, birikim gerektirmektedir.

Tarihte önemli seyyahlardan birisi de hiç şüphesiz 1304 senesinde Fas’ın Tanca şehrinde dünyaya gelen İbn Battuta’dır.

İbn Battuta Ortaçağ'daki Müslüman seyyahların en büyüğü olarak ifade edilir. Bir kısım şarkiyatçının da itiraf ettiği gibi eskiden Ortaçağ'ın en büyük seyyahı kabul edilen Marco Polo'nun bir numaralı rakibidir. Marco Polo'dan çok daha geniş bir alanı gezmesi ve üç kıtada en önemli kültür merkezlerine ulaşması münasebetiyle onu geride bırakmıştır. Kaldı ki İbn Battuta, gezdiği birçok ülkede toplumsal yaşama karışmış, evlilikler yapmış ve anılarını hiçbir kuşkuya yer bırakmadan güvenilir birine yazdırmıştır. Oysa Marco Polo’nun eselerinde hayal üstü anlatımlara sıkça rastlarsınız.  İbn Battuta'nın tüm gezileri hesap edildiğinde karşımıza 73.000 (73 bin) mil gibi dudak uçuklatan bir yol mesafesi çıkar. Bu geziler yaklaşık yirmi dokuz yıla tekabül etmektedir.

Battuta, seyahatnamesinde Türkiye’den de oldukça ilgili ile bahsetmiştir. Şam’dan bir Ceneviz gemisiyle on günlük bir yolculukla Alanya’ya gelen seyyahımızın Türkiye macerası başlar. Seyahatnamesindeki şu cümleler ilgi çekicidir;

“Rum diyarı diye bilinen bu ülke, dünyanın belki en güzel memleketi! Allah Teâlâ güzellikleri öbür ülkelere ayrı ayrı dağıtırken burada hepsini bir araya toplamış! Dünyanın en güzel insanları, en temiz kıyafetli halkı burada yaşar ve en leziz yemekler de burada pişer. Allah Teâlâ’nın yarattığı kullar içinde en şefkatli olanlar, buranın halkıdır. Bu yüzden şöyle denilir: ‘Bolluk ve bereket Şam diyarında, sevgi ve merhamet ise Rum diyarında!"

İbn Battuta, Anadolu toprakları için ‘’Rum Diyarı olarak bilinen Türk toprağı’’ tanımını yapmaktadır.



Bu toprakların eskiden Rumlar’a ait olduğunu belirten İbn Battuta, Müslümanların burayı İslâmlaştırdığını ve Müslümanların himayesinde Hristiyanların yaşadığını ifade etmektedir. Alanya’ya indikten sonra kara yoluyla Antalya’ya geçen seyyahımız bugün Kaleiçi olarak günümüze kadar gelen mahalleye uğrar ve şu ifadeleri kullanır.

“Gerek planı gerek düzenliliği ile diğer ülkelerdeki benzerlerinden daha üstün bir durumda. Ahali içindeki taifeler ayrı ayrı mahallelere yerleşmiş. Hıristiyan tüccarlar "mînâ" [=liman] adıyla anılan semtte oturmaktadırlar. Bu mahallenin çevresini büyük bir duvar kuşatmakta. Cuma vakti ve her gece bu duvarın kapıları kapalı tutulmaktadır.”

Şehir merkezinde bir Cuma Câmii, medrese, pek çok hamam gördüğünü ifade ederek gayet düzenli planıyla kalabalık ve zengin çarşılar bulunduğunu da eklemektedir. Ardından Muğla şehrine uğrayan Battuta, burada şeyh efendilerden birinin tekkesinde konakladığını Şeyh’in iyi kalpli, cömert bir kişi olduğunu ve kendisine sürekli ikramlarda bulunduğunu övgü ile anlatmaktadır. Yoluna Milas üzerinden Konya’ya doğru devam eden seyyahımız Konya şehri ile alakalı:

“Kûnya büyük ve güzel bir şehir. Meyvesi boldur. Sayısız nehir ve çayları, eşsiz bahçeleri var. Burada daha önce bahsettiğimiz kamaruddîn denilen kayısı türü yetiştirilir, Mısır ve Suriye’ye ihraç edilir. Şehrin caddeleri geniş, çarşıları da muntazam ve şirin. Her zanaatın erbabı çarşıda belirli bir yerde toplanmıştır. Buranın Büyük İskender tarafından kurulduğuna dair söylentiler var. Şimdi Karamânoğlu Sultan Bedreddîn’e ait şehirlerden biridir.” der ve özellikle ilim kültüründen ve Mevlanadan bahsetmeden geçmez.






Konya’dan sonra Karaman, Aksaray, Kayseri gibi çeşitli Anadolu şehirlerine uğrayarak Sivas’a geçen Battuta, şehrin pek düzenli ve bakımlı olup geniş caddelere sahip olduğunu ifade ederek çarşıların fevc fevc insanla dolup taşıdığını da ekler. Sivas’taki ahilik kültürü ile alakalı önemli bilgiler veren Battuta, şunları İfade etmektedir;

“Şehre yaklaştığımız zaman bizi Ahı Bıcakcî [=Bıçakcı] Ahmed’in yoldaşları karşıladı. Bunlar, kimi yaya, kimi atlı olup kalabalık bir grup hâlindeydiler. Onlardan sonra Ahı Çelebi’nin yoldaşları çıktı karşımıza. Ahı Çelebi, ahıların ileri gelenlerinden olup rütbece Bıcakcî’dan üstündür. Bunlar kendilerinde misafir olmamı istedilerse de ilk gelenlerin önceliği ve ricasından ötürü bu isteği yerine getirmek mümkün olmadı. Beraberce şehre girdik. Hepsi de misafir ağırlamakla övünüyorlar.”

 

İbn Battuta, Anadolu’da daha birçok şehre uğramıştır Yolunu düşürdüğü en önemli şehirlerden birisi de Bursa’dır. Bursa’da Osmanlı Devleti’nin kurucularından olan Orhan Gazi’ye denk geldiğini anlatmaktadır.

14.yüzyılda Anadolu’daki şehirlerle alakalı önemli bilgiler veren İbn Battuta, gezisine Sinop üzerinden Kırım’a doğru devam eder.

Mehmet Sancak








11 Haziran 2022 Cumartesi

ALİYA İZZETBEGOVİÇ’E GÖRE İŞÇİ SINIFI

 


ALİYA İZZETBEGOVİÇ’E GÖRE İŞÇİ SINIFI

 

İnsanoğlu var olduğu ilk günden itibaren kendisini hep bir çalışma ortamının içerisinde bulmuştur. İnsanlar fizyolojik olarak ihtiyaçlarını karşılamak, ya da daha fazla çalışarak refah bir hayat sürmek için hayatın doğası gereği bunu yapmak mecburiyetindedir. 18.Yüzyıldaki Sanayi devrimine gelene kadar Tarım toplumu olarak hayatlarını idame ettiren İnsanoğlu artık bu Tarihten sonra farklı bir kimliği bürünecekti. ‘’İşçi Sınıfı’’ bu kimlik insanların bin yıllardır gelen yapı kodlarını kökten değiştirmiş olacaktı. Bu hadise ile beraber batı dünyası yenir bir üretim, çalışma ve yaşam biçimi geliştirmiştir. İngiltere’de ortaya çıkan ve daha sonrası avrupa ve tüm dünya’ya yayılarak İnsanların Kırsaldan Şehre hızla göçüne neden olacaktı. Bu sanayileşme  ucuz iş gücü, Çocuk işçi ve Kadın işçileri beraberinde getirdi ve en acısı Sömürgeciliğin sistematikleşitirmesini.

20.Yüzyılın en önemli düşünür ve liderlerinden olan Aliya İzzetbegovic’de  Doğu-Batı arasında İslam kitabında bu kısma değinmiştir.

‘’Şehrin bir ürünü olarak işçi sınıfı ve salt uygarlığın, yani muhtevasında en az kültür bulunan uygarlığın menfi etkisinden en büyük ölçüde müteessir olduğunu fabrikaların şahsiyeti duygusuzlaştırdığını ve baskı altına aldığını’’ ifade eder. Aliya’nın bu ifadelerini günümüz sanayi şehirlerine baktığımız zaman daha net görebiliyoruz. Fabrikalarda çalışan insanlar mesai yoğunluğundan ailesi ve kendisine ayıracağı zamanı çalmaktadır. Aliya’nın ‘’Şahsiyeti duygusuzlaştırma‘’ ifadesi ise üzerine çokça düşünülmesi gereken bir kavramdır.

‘’Kapitalist ekonomiyi yer yer sarsan grevlerin hemen hemen hepsinin istisnasız bir ekonomik mahiyeti vardır. Böyle grevler Ücretlerin arttırılmasını öngören anlaşmalarla sona erer. Ekonomik gelişmenin süreci işçi sınıfının maddi bakımdan yoksullaştırılmasına doğru seyretmediğinden ,  bu sınıf her yerde sınıf kavgası yerine toplumdaki muarız gruplarla sınıf barışı için gereken şartlarla ilgili uzlaşma yolunu aldığını’’ ifade eden Aliya yazısına Şöyle devam eder;

‘’işçi sınıfı klasik şekli, yani ezilen fabrika proleterlerinin sınıfı Marx’ın gördüğü ve ‘’kendi kendini bertaraf edinceye kadar baki kalacağını telakki ettiği gibi ancak muvakkat idi. Fiziki iş peyderpey büyük otomatize sistemlerin kontrol ve idaresine doğru kayıyor. Bu itibarla ilim ve tekniği gelişmesi, ’’üretim vasıtalarının geliştirilmesi’’ işçi sınıfının hakimiyetine değil’’ . Aksine sınıf olarak peyderpey bertaraf edilmesine yol açmıştır. Bu gelişme iktidarı el işçisine devretmiştir. Gelişme, sadece üretimin ağırlık merkezini ve hatta onun sosyal etkisini yavaş yavaş teknik uzmanlara aktarmıştır. Böylece idealizm ve İnkılapçı romantizmin son izleri de kaybolmuş  oluyor. Akılcı ve Ruhsuz bir iktidar olan teknokrasi, Tutarlı bir uygarlığın son ifadesi olarak sahneye çıkar.’’ İfadeleri ile tamamlar.

 

Sonuç olarak günümüzde Sanayi Devrimi’nin biçimlendirdiği dünyada yaşıyoruz, Daha çok çalışan, daha çok tüketen ve harcayan Hayatlarımızı düşüncelerimizi bu devrimin çizdiği çerçeve içinde yaşamaya çalışıyoruz. İşçi Sınıfının getirmiş  olduğu bugün ki toplum yapısı toplumsal konularda hissizleşmiş Kültür ve Sanat anlamında kendisini geliştirmeye vakit ayıramayacak bir hale gelmiştir.

 

Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir
kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa
yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa
o şehirden öcalmanın vakti gelmiş demektir

Duygular paketlenmiş, tecime elverişli
gövdede gökyüzünü kışkırtan şiir sahtedir
gazeteler tutuklamış dünya kelimesini
o dünyadan, o şiirden öcalmalı demektir

Ölüm gelir, ölüm duygusuna karşı saygısız
ve zekâ babacan tavrıyla tiksinti verir
söz yavan, kardeşlik şarkıları gayetle tıkız
öcalınmazsa çocuklar bile birden büyüyebilir

Yargı kesin: Acı duymak ruhun fiyakasıdır
kin, susturur insanı; adına çıdam denir
susulunca tutulan çetele simsiyahtır
o siyah öcalmakcasına gür ve bereketlidir

 

/ İsmet Özel


*Resim: Diego Rivera-“Detroit Savaşı”




Mehmet SANCAK

 

 


24 Nisan 2022 Pazar

KAPANDI YILLANMIŞ YARA

 


"Habu işlere bu kadar ilgileneceğine ders çalışsan Profesör olmuştun e oğlum"


Çocukluk ve     gençlik yıllarımın ilk başlarında her günümüz ve saatimiz Trabzonspor olunca böyle söylerdi annem bana.

Trabzonlu bir aile olarak 90'lı yılların sonunda Bursa'ya göç edince Memleket sevdasını ve Özlemini doğal olarak Trabzonspor etrafında yaşıyorduk.

Metropol bir sehirde Sokaklarda,Okulda,Sınıfta Trabzonspor'u tutanların azinliğını görünce istemsizce daha da bağlanmıştık bu takıma,

Öyle ya, herkes hiçbir bağlantısı olmasa da İstanbul takimlarini Tutuyordu yani "Güçlü" olanı.

Ortaokul ve Lise yıllarımda Haftasonu galip geldiğimiz an göğsümüzü gere gere Okula gider haklı gururunu yaşardim, Yenildigimizde ise okul yolu çok uzak gelirdi bana.

Bu Gurbet psikoloji ben ve birçok kişide olduğu gibi farklı bir bağ kurdurdu takım üzerinde.

En son babalarımızın Gördüğü şampiyonluk coşkusunu Bir türlü biz görmemiştik.

Bir şekilde Masa başında kaybettiğimiz,Sevinçlerimizi kursağımizda bıraktıkları yıllar yaşadık.

Hani O,Taraftarımızın yazdığı şiirde olduğu gibi;

"81 il var ülkemde ve biri hariç hepsinde şampiyonluğu kutluyor sokaklar. bizim mahalle bekliyor, bizim sokaklar, bizim uşaklar... o kupayı hasretle, özlemle bekliyor. rica ederim! sıkılmadık, bıkmadık. çünkü hasret arttıkça özlem kavuşmalar daha öte olur biliyoruz.

Sizlere bir sır daha vereyim. biz, yani bordo mavi yürekler bir gün yeniden şampiyonluğun öyküsünü yazacağız. en ötesini yaşayacağız kavuşmaların. o gün karadeniz taşacak, toprak bordo kokacak, yağmur mavi yağacak, "


İşte biz hep yıllarca bekleyen o "Uşaklar" olduk.


Her seneye "Bu sene o Sene" diye başlayarak Husranlar,Husranlar...


"Ama Şimdi O deniz 38 yıl sonra yarıldı. sadece bize içinden yürümek kaldı." dediğimiz döneme geldik.

Rüya gibi,Hayal gibi geliyor 

Çünkü ulaşılmaz,Varılamaz denilen Kupa'ya varıyoruz.

Trabzonspor bizim için çoğu zaman kuru bir Taraftarliktan ziyade bir duruş,ideoloji ve fiktiryattir.

Nitekim Türk şiirinin Önemli Temsilcilerinden İsmet Özel'in 90'lı yıllarda yazmış olduğu "Küçük İbo neden Trabzonsporlu" adlı köşe yazısında bunu açıklıyor.

 

"Trabzonspor taşralı olmaktan gelen ezikliğin, merkez karşısında ikinci derecede veya gölgede bırakılmış olmaktan sıyrılmak isteyen kompleksli yaranma tutumunun değil, otantik inisyatifin sembolüdür. Trabzonspor'la birlikte desteklenen şey ihmale uğramışların başarıya olan özlemleri değil, kendilerinde cevher bulunduğuna inananların inisyatifi elden bırakmama kararlılığıdır. Küçük İbo bunu "Kümeye de düşse (Küme düşse de demek istiyor) sapına kadar Trabzonsporlu" kalacağını söyleyerek dile getiriyor.


Çocukluktan henüz çıkma aşamasında bulunan bir Urfalı'nın Trabzonspor taraftan olmasını tesadüfi bir olay sanmayınız. Türkiye topraklarında bazı yöreler, bazı vilâyetler var ki bunlar ülke insanlarına özgü kültürel bütünlüğün dinamosu işlevi görür. Benim tespitlerime göre bunlar: Urfa, Trabzon, Konya, Balıkesir vilâyetleridir. Bu vilâyetler Anadolu topraklarının şimdiye kadar uğradığı sarsıntılar sırasında yeniden derlenip toparlanmayı temin edecek gücün doğmasını beklemektense felâket karşısında kendi gücünü harekete geçirmek üzere duruma derhal el koymanın ruhî kabiliyetini aralıksız hazır bulundurdular. Bu vilâyetlerin yerli (ve yerlileşmiş) insanları ülke bütünlüğünün değerini kendi bütünlükleriyle eş tuttukları için mahallî özelliklerini kaybettikleri taktirde Türkiye'nin kimlik kaybı hususunda uğrayacağı zararın ne kadar büyük olduğuna dair derin bir bilinç taşıdılar. Mahallî özelliklerine sahip çıkma (hemşehrilik vs.) bakımından benim yukarıda saydığım dört vilâyeti geride bırakacak bir çok yöre zikredilebilir. Fakat benim andığım vilâyetlerin mahallî özelliklerinin eksenini "otantik inisyatif" teşkil ediyor. Bu bakımdan Urfa, Trabzon, Konya, Balıkesir vilâyetlerini Türkiye'nin hayırlı bir gelecek arayışında hazır maya saymalıdır."








25 Nisan 2022 

(Hasrete 5 gün kala)

Mehmet Sancak 

Sivas

21 Nisan 2021 Çarşamba

VENEVİK’TE BİR TÜRK HANI:FONDACO DEİ TURKCHİ

VENEVİK’TE BİR TÜRK HANI:FONDACO DEİ TURKCHİ







 

İtalya’nın Kuzeydoğusunda Po ve Piave nehirlerinin deltaları arasında 117 adanın üzerine kurulan Venedik şehri sadece doğal güzellikleri ile değil aynı zamanda tarihi mimarisi ve sanat eserleriyle ile dünyaca ünlü bir turizm merkezi haline gelmiştir. Şehrin tarihi izleri VI. yüzyılına kadar inmektedir. Doğu Roma’ya bağlı olarak geliştiğinden Doğu’nun en batıdaki ve Batı’nın en doğudaki şehri diye anılır. İncilin derleyicilerinden Aziz Markos’un mezarının Venedik’e getirilmesi ile daha önemli bir şehir haline gelmiş ve onun adıyla anılmaya başlanmıştır.

Venedik’i önemli kılan unsurlardan biriside Hiç şüphesiz ticarettir. Cumhuriyet, Ortacağ, Rönesans dönemi boyunca önemli bir deniz gücü ve finans merkezi haline gelmiştir. Avrupa’nın Atlantik kıyılarına kadar hareketli bir ticaret ağı oluşturmuş ve bundan dolayı da önemli bir kent haline gelmiştir. Venedik, Kurulduğu ilk günden beri Müslüman devletlerle ticari ilişkilerde bulunmuştur. Venedik özellikle Ortaçağ dönemine geldiği zaman şehrin idarecileri gerçek bir ticaret ağı kurmuşlardı.

Akdeniz havzasından uluslararası anlaşmalar çerçevesinde ticaret yaptılar. Mısır’da Eyyübiler, Memlüklüler, Anadolu’da Selçuklular, Menteşe ve Aydınoğulları beylikleri Karadeniz’in kuzeyinde Kırım Tatarları gibi devletlerle ticaret yapmışlardır. Venediklilerin Osmanlı ile teması 1350’li yıllarına rast gelmektedir. İki ülke arasındaki ilk ticari antlaşma 1390’da I.Beyazıd’ın onaylamasıyla yapılmıştır. Her iki ülke arasındaki ticari seyahetleri karşılıklı bir şekilde yapılmaktaydı. Bir Venedik listesine göre 1360 martın da Marino Venier ve Leonardo Contarini Edirne’nin fethinden dolayı I.Murad’ı tebrik için gönderilmişti. Osmanlı Elçilerinin ve Tüccarların Venedik şehrine ziyaretleri bu tarihlerden sonra sık sık olmaya başlamıştı. Saraydan giden görevliler bizzat padişahın isteklerini getirmek için gittikleri de oluyordu. İşte bu Seyahatler zamanla Türklerin Venedik’te iz bırakmasına neden olmuştur. Saray ve Devlet ricali adına giden ya da herhangi bir malı satmak gayesiyle gönderilen Türkler büyük gruplar halinde Venedik pazarlarında bulunurlardı. Aylardır burada kalan Türk tüccarların birde burada konaklama ihtiyaçları oluyordu. Venedik hükümeti usül gereğince Türk tüccarlar için bir arada oturabilecekleri özel bir ikametgah göstermek durumunda kalmıştı.

Senato’nun kararıyla Rialto’da harap San Mattea Kilisesine bitişik olan  Sen Bortolo Vendramin adlı bir han bulundu geniş ve rahat olan bu yerde Türklerin Vazgeçemeyeceği  Hamam yapısı da bulunmaktaydı.1620’li yıllara gelindiğinde Türkler o binaya sığmaz hale gelmişti ve bugün ‘’Fondaco dei Turchi’’ adı verilen Ferrara Dukasının evine yerleşilmişti. Venedik’te şehre ayak basılan Piazzale Roma (Roma meydanı) veya Büyük kanal üzerinden San Marco’ya yol alındığında karşınıza çıkacaktır.

Yapı Bizans-Arap ve Ortaçağ İtalyan mimarisindeki izlerle sentez oluşturmaktadır. Bu yer Türklerin ticaret merkezi olarak anılan ve uzun yıllar konakladıkları yerlerden en önemlisi ve ayakta kalanıdır. Türklerin bu yapıdaki izlerini Bugün halen daha görebilirsiniz. Günümüzde Doğa Tarihi Müzesine ev sahipliği yapmaktadır.

 









 

 

 

Mehmet SANCAK





 

İBNİ HALDUN VE ŞEHİR - 1

 

İBNİ HALDUN VE ŞEHİR - 1

 

 





14.yy’da İslam Medeniyetinin yetiştirmiş olduğu en önemli Sosyolog ve Tarihçilerden ola ibni Haldun’un görüşleri yüzyıllar geçmesine rağmen güncelliğini korumaktadır. Ancak Yine İbni Haldun'un ifadesi olan ‘’ Çoğrafya kaderdir’’ sözü ışığında şehirleşme ile alakalı söylemiş oldukları her Coğrafya’da aynı unsururları ve ve olguları taşımayabilir. Öncelikle İbni Haldun İnsanları ikiye ayırmaktadır Bedevilik (Göçebilik) Hadarilik (Yerleşiklik) Göçebe ve yerleşik hayat tarzının hem doğal hem de zorunlu aşamalardan geçtiğini ve Ne zamanki insanların  istediklerinden daha çok kazanma hırsına düştüler o zaman yerleşik hayat geçmeye başladılar. Çünkü ister Yerleşik Hayat olsun İster Göçebelik insanın geçim derdini maddiyat oluşturmaktadır.

Toplumlar her ne kadar Vatanları diye topraklarında kalsa da Ekonomik anlamda Yıllar boyu sürebilecek gurbet hayatını yaşayabilmektedir. İbni Haldun’a göre insanlık ,yerleşik hayata geçtikden sonra önce köyler ve kasabalar daha sonrada kalabalık nufüsları barındıran şehirler kurmaya başlamıştır. Ancak İbni Haldun için Şehirliyi anlamak için bedevilik (köylüleşme) kavramını iyi anlamak gerekmektedir. Şehirli yaşam bedeviliğin bir uzantısıdır, Bedevilik insan için şehirliliğe geçiştir. Bedeviliğin Şehirlileşmeden önce geldiğini vurgulamaktadır Bedevi toplumlarda yanı kırsal yerleşimlerde asabiyet ( beraberlik, yardımlaşma) ruhunun daha yoğun olduğunu ifae etmektedir. Başlangıçta bütün insanlar bedevidir ancak Sosyal statü gereği ve daha çok Maddi kazanç elde etmek isteyenler şehirlere göçmektedir. Ancak zarurı ihtiyaçtan dolayı şehirlere göçtüklerinden dolayı Şehirde Mecburen katlanmaları gereken bir toplum vardır. İbni Haldun şehirleri bedevilerin kurduğunu ve bedeviliğin şehirlilikten daha eski olduğunu ifade eder.

                    

 

 

Şehirlinin bedevilerden daha az cesur ve hatta güvenlik ve bir takım ihtiyaçlar konusunda ona muhtaç olduğunu anlatırken tüm bu kişilik özelliklerinin tabiat ve mizacı değil İnsanın imkanları ve alışkanlıkları olduğunu söyler. Yani aslında kişi içinde bulunduğu şartların etkisi altında ve onun şekillendirmesinde tamamıyla edilgendir. İnsan zamanla alışkanlık haline getirdiği durum zamanla onun için bir ahlak hatta bir meleke haline gelir. Tüm bunlara karşın bedeviler Şehirlilere göre daha eksiktir. Asgari geçimlerini bile karşılamak için şehirliye muhtaç olan bedevi ona mahkumdur. Ona bağlanmak ve hatta çağırdığı zaman gitmek zorundadır.

 

 

 Şehirler kurucularının bakış açıları, iklim ve coğrafi şartların etkisiyle şekillenir. Her şehrin bir ruhu vardır sözü aslında Şehri bina edenlerin kültürel birikimidir buda doğal itibari ile Şehirlerin ruhunu yansımaktadır. Şehirler yapılırken İklim ve Coğrafi şartlar önemlidir bu unsurlar Şehirleşme kültürünü de oraya koymaktadır. Şehir verimli topraklar üzerinde ve inşaat için malzemenin bol olduğu yerlerde kurulursa doğal ve daha büyük gelişken bir şehir olacağını da ifade etmektedir. İbni Haldun’a göre Bir toplumun siyasal örgütlenmesi ile Şehirlerin kurulumu arasında çok sıkı bir bağ vardır. Kent ve Kasabaların kuruluşu, Devletlerin kuruluşundan önce olup söz konusu yerleşim birimleri devletin ikinci evresinde gelişirler. Şehir ve Devletin ömrü doğru orantılıdır. Eğer devlerin ömrü kısa olup yıkılırsa şehrin imarı durur ve giderek yıkılmaya yüz tutar. Aksi durumda devletin ömrü uzun olursa kale, hisar, köşk gibi büyük bina ve yapıları inşa edilmesinin ardı arkası kesilmeden devam eder, nufüs artar pazarlar ve şehirler genişleyip gider Birçok İslam medeniyetine ev sahibi yapmış kentler bu şekilde gelişmiştir eğer kentlerin etrafında ve civarında dağlar ve verimli topraklar bulunursa o zaman o şehirler varlıklarını sürdürebilirler. uygun çevresel ve ekonomik olanaklara sahip olmayan kentlerin bayındırlığı kısa zamanda kaybolur. Mevcut devletlerin yıkılmasıyla birlikte kentleri yıkılmaktan kurtaran bir başka faktörde, yeni kurulan devletin bir kenti kendisine başkent olarak seçmesidir.

 

ibni Haldun, Kentlerin kuruluşu sırasında bazı koşullara uyulması gerektiğini söyler. Bunlardan bazıları ‘’Zararlardan sakınmak için bütün ev barınakların etrafının sur ve duvarlarla cevrilmelidir. Şehir asılması ve çıkılması zor olan bir binanın tepesinde bina edilmeli yada yapılan inşanın etrafı sularla çevrili olmalıdır’’ der Ancak burada görülmektedir ki İbni Haldun bu kavramı Şüphesiz Ortacağ Dünyası için kullanmıştır. Çünki bu ihtiyaçların çoğu savaşçı toplumlar içindir.Şehirin kurulması ile alakalı bahsetmiş olduğu ve üzerine durduğu diğer kavramlardan biriside Şehrin sağlık durumudur. Ona göre ‘’ Şehirin havası hoş ve temiz olmalı, Şehrin havası hastalıklı ve zararlı olan sular ve yahutta pis kokulu su yatakları rutubetli Çayırların yanına kurulursa İnsanla ve hayvanlar Çok çabuk hastalanabilir.’’ İbni Haldun Şehirlerle alakalı ‘’Kentin Etrafında tarım için elverişli ve verimli topraklar bulunmalı, kentin kuruluşu ve kentsel yaşam için elzem olan yakıt ve yapı malzemeleri de kentten çok uzaklarda olmalı, kentin ırmak ve deniz kenarında kurulması, ulaşım ve nakliyat sorunu’ da Çözmektedir.’’ Önerilerinde bulunmaktadır. Arapların ,İslamiyet’in ilk Çağlarında Irak’ta ve Kuzey Afrika’da Şehirler kurarken, bu Şartlara pek uymamışlardır. Bu Yüzden kurulan şehirler, çabucak yıkılmaya yüz tutumuşlardır. Afrika da Keyrevan Şehri gibi basra, küfe gibi şehirler örnek gösterilmektedir.

 

 




Mehmet SANCAK

 

 

 

 

                

 

20 Mart 2020 Cuma

SELÇUKLU SANATINDA GEOMETRİK SÜSLEME


SELÇUKLU SANATINDA GEOMETRİK SÜSLEME

Süsleme, bezemek ve donatmak anlamındadır. Genel bir tanımla süsleme resim sanatının bir kolu olup, belirli bir yerin eşyanın, mimari eserin, güzelleştirilmesi için; üsluplaştırma, şekil, resim ve motiflerle tezyin edilmesidir.
İslam süsleme sanatı içerisinde en yoğun şekilde kullanılan süsleme biçimi de hiç kuşkusuz Geometrik düzenlemelerle olan süslemeler olmuştur.
Geometrik süsleme İslam kültürünün egemen olduğu bütün çevrelerde, hemen hemen her teknikte ve her malzeme üzerinde uygulanmıştır. Yapıların anıtsal taç kapılarından, minyatürlerin arka planlarına; tuğlaların dizilişinden yazma kitapların süslemelerine Ahşap malzemelere kadar her yerde geometrik düzenlemeye yer verilmiştir.

                                          (BEYŞEHİR EŞREFOĞLU CAMİ MİNBER VE MİHRAP)

Kaina’ta yaratılan hiç birşey boş ve anlamsız değildir. İslam düşünürleri ve Tasavvuf ehilleri her bir motife ve figüre anlamlar yüklemiştir. Nitekim Araf süresi 54.ayeti kerimesinde ‘’Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş üzerine hükümran oldu. O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.’’
Yine Saffat suresi 6.ayetinde ‘’Gerçekten biz dünya göğünü (o yakın göğü) bir zinetle, yıldızlarla süsledik.’’ ve buna benzer birçok ayeti kerimede yıldızlar ve Geometrik formlardan bahsedilmektedir.
Yine islam düşüncesin de  Gök 9 katlıdır. Arş 8 Yıldızlar ve burçlar katı ise 7’dir bu sembol ve sayıların geometrik motiflerin simetrinin yanında anlamını da vurgular.
Orta Asya inancında Sembolik olarak sayılarında anlamı bulunmaktadır. Nehirden göğe uzanan kat sayısının 6 olduğu Altay bölgesinde Kutup yıldızının göğün 5.katında,Ay 6.katında Güneş ise 7.katında olduğu inanılır.
İslamiyetin ilk yüzyıllarından beri sanatçılar geometrik ifadeye doğru yönelmişlerdir.
İslam geometrik sanatı, genelde iki öge üzerine kurgulanmıştır. İslam inancı bunu bir birlik ve bütünlüğün temsilcisi olarak görmüştür ve sanatın her dalında bu sistem dahilinde eserler verilmiştir. Bu iki temel öge, simetri ve sonsuzluktur. “Sonsuzluk, İslam bezeme sanatlarında en geçerli prensiptir. Yüzeyin bütününü kaplayan desenlerde, sonsuzluk iki boyut üzerinde sürer. Geometrik süslemenin Türkler de ilk olarak mimaride uygulama alanı bulmasının, 11. yüzyılda, Karahanlı ve Büyük Selçuklularla başladığı görülmektedir. Geometrik kompozisyonların belirgin, sürekli ve tutarlı bir özellik haline gelmesi bu dönemdedir. 11. ve 12. yüzyıllarda Horasan- İran Bölgesinden başlayıp, Azerbaycan yoluyla Anadolu’ya ulaşmıştır. Anadolu Selçuklu sanatında geometrik süslemeyi, bütün malzemeler üzerinde görmek mümkündür.
Mimari özellikleri ve süslemeleri açısından özellikle Emevi sanatında önemli bir yeri olan ilk islam devleti Emevilerin başkenti olan Şam’da 705-715 yılları arasında Emevi halifesi Abdulmelik tarafından yaptırılan ilk anıtsal cami, Şam Emevi cami’nin pencere şebekelerinde geometrik düzenlemeler kullanılmıştır. Batı duvarı üzerinde yer alan geometrik kurgulu pencere şebekeleri daire, altıgen ve diogonel girid çizgilerle geometrik düzenleme yapılarak zengin bir örnek oluşturulmuştur.
Süslemedeki özellikle yıldız sistemlerinden tek sayılı olanlar (5, 7, 9) sonsuzluk etkisi oluşturan motiflerdir. Açık sistem örneğidirler.
Bunlardan birincisi geometrik yıldız ağlarından oluşan şekillerdir ve çokluk içinde birlik, birlik içinde çokluğu kavrayan insan zihninin tefekkür halinin en çarpıcı simgesidir.
Bugün Özbekistan Buhara Şehir merkezinde yer alan 10.yy’da inşa ettirilen Orta Asya’da ilk Müslüman Türk eserlerinden olan Muğak Attari camisinin Taç kapı girişinde Geometrik kompozisyonlar yer almakta
Anadolu Selçuklu mimarisinde, bitkisel, geometrik, yazı ve nadir olarak da figürlü süsleme ile yüzeyler tezyin edilmiştir. Erken dönemlerde doğudan getirdikleri, süsleme türlerini ve motifleri kullanmışlardır. Anadolu'ya yerleştikten sonra motifler zamanla dolgun ve tek başına "Selçuklu Şahsiyeti"ni kazanmıştır.
Anadolu Selçuklunun en önemli yerlerinden olan Sivas’ta bu düzenlemleri sıkça görmekteiz.1217 tarihinde İzzettin Keykavus döneminde inşa ettirilen Sivas Şifaiye Medresesinin Taçkapısında döneminde sıkça beğenilen Geometrik kompozisyonları kullanılmıştır.


                                              (SELÇUKLU ÇİNİ ÖRNEKLERİ)

Sivas ilinde göze çarpan diğer yapılardan bir tanesi de hiç Şüphesiz Gökmedrese’dir 1271 tarihinde Devlet adamı Sahip ata Fahrettin Ali tarafından inşa ettirilen bu eserin Portal kapısında 8’gen formu çok rahat bir şekilde görebilmekteyiz. Geometrik soyutlama, somut sanat akımlarının yararlandığı bir soyutlama yöntemidir. Nesnel ve evrensel bir bakış açısını yansıtan bu eğilimde, özellikle geometrik ögelerden yararlanılmıştır. Geometri de uyumun sağlanması en basit örneklerde gördüğümüz simetri düzenidir. İslam sanatları içinde simetriye çok yer verilmiştir. Geometrik motifler, simetri uygulamasına en yatkın olan desenlerdir
Anadolu’da tuğla mimarisinin geometrik bir tezyinatı, daha çok Azerbaycan yoluyla gelen İran-Büyük Selçuklu kültür çevresinin etkisindedir. Taş bezemelerde görülen bazı geometrik örneklerin bile söz konusu çevrenin tuğla tezyinatını örnek aldığı artık kesin olarak kabul edilen bir husustur. Bunun en önemli örneklerinden bir tanesi Sivas Şifaiye içerisinde Selçuklu sultanı izzettin Keykavus tarafında yaptırılan kendi türbesi ön yüzünde görülmektedir.5’gen 6’gen ve 8’gen geometrik formların simetrik bir şekilde bir bine geçişi en güzel örneklerdendir.
şekillerle kurulan tasarımlardan biri; düzgün altıgenlerin ilmeklenmeleri ile biçimlenmektedir. Küçük boyutlu ve açı üzerine oturan düzgün altıgenler, üst üste yatay sıralarda yarım konularak dizilir. Büyük boyutlu altıgenler ise, açı üzerine otururlar ve küçük altıgenlerin kenarlarına ilmeklenirken odaklarda altı kollu yıldızları biçimlenir. Düzgün aralarla yenilenen bu iki öğeden kurulu geometrik geçmenin çözümlemesi aşağıdaki aşmaları içermektedir

Selçuklu dönemi geometrik örnekleri daha çok dini yapılarda ve özellikle çini mozaik tekniğindeki mihraplarda görmek mümkündür. Selçuklu devri eserlerinden olan Konya Bey hekim Minberi Çini süsleme örneklerinden en güzelleridir.
Anadolu Selçuklu vezirlerinden Celaleddin Karatay’ın  1251 yıllarında yaptırdığı Karatay medresesi Anadolu Selçukluları döneminde Konya’da inşa edilen önemli eğitim kurumlarından biridir. Çinili kubbesiyle dikkati çeken yapı inşası bakımından diğer medreselerden ayrılır.Kubbe kasnağında özellikle 10’gen ve 12’gen Geometrik düzenlemeler mevcuttur.
On kollu yıldız elde etmek için bir dairenin çevresi on eşit parçaya bölünür. Karşılıklı noktalar birleştirilerek dairenin muhtelif çapları elde edilir.
Geometrik Motifler Taş,Tuğla,Çini malzemede kullanıldığı gibi Ahşap malzemede de sıkça tercih edilen formlardan birisiydi.Malzemenin işlenmesi temin kolaylığı gibi nedenlerden Ahşap malzeme üzerine Geometrik desenler uygulanmaktaydı 1155 yılında Abanoz ağacından imal edilen Konya Alaeddin cami minberi Türklere özgü olan Kündekari tekniği ile yapılmış nadide örneklerden bir tanesidir. Minberin ön yüzünde 6 köşeli örneklerine rastlanırken yan yüzeylerinde ise 8 köşeli 10 yıldızlara rastlanmaktadır.
1335 yılında İlhanlı veziri Sungur bey tarafından Niğde’de yaptırılan Sungur Bey camisinin ana Portal Taçkapı giriş kapısının Geometrik süslemeleri yine Ahşap işçiliği bakımından çok önemli eserlerden birisidir. Ahşap kapıya ilk bakıldığı zaman iri 8 kollu yıldızlar dikkati çekmektedir. Her bir panoda bu yıldızlardan iki tam bir yarım örnek görülür. Büyük sekiz kollu yildizlardan sonra, bes köseli küçük yildizlar, altigen, dörtgen bölmelerle yarım ve çeyreği görülebilen sekizgenler farkedilir. Bütün bu bölmeler, üzeri yivlenerek profilli hale getirilmiş çitalarla birbirinden aynlmistir. Geometrik şekilli bölmelerin ici palmet ve rumili bitki kompozisyonlarla dolgunlaşmıştır.
Sekizgen birimli düşey ve yatay çizgilerde eş aralarla yinelenirler. Bunların kenarlarına eklenen büyük kareler, odaklarda sekiz kollu yıldızları biçimlendirirler bu geçmenin çözümlenme aşamasıdır. Aşamalarda, niş yüzeyi, yarıçapları nişin genişlik ve yüksekliği ile orantılı eş yarıçaplı çemberlerle, her çemberin çevresindeki dört çemberin yayları ortadakinin odak noktasında kesişip çember ağına bölünür. Odak noktaları aynı yatay ve düşey çizgiler üzerinde sıralanan çemberler, aynı bindirme kareler ve giderek sekizgen kareler yerleştirilir. Birim şekiller içine, birbirini izleyen aşamalarla, bindirme yöntemi ile sekiz kollu yıldızlar, bindirme kareler çizilerek çemberin odağına doğru giderek küçülen iç içe geometrik ögeler elde edilir. Uygulamaya geçişte geometrik ögeler ve çizgiler arasında bir seçim yapılır.







MEHMET SANCAK


William of Rubruck’un Orta Asya ve Kırgızistan Coğrafyasına Dair Seyahatleri

 William of Rubruck’un Orta Asya ve Kırgızistan Coğrafyasına Dair Seyahatleri                                                               ...