2 Kasım 2026 Pazartesi

“Gün Olur Asra Bedel” ve Kırgızistan’ın Bitmeyen Zamanı

 “Gün Olur Asra Bedel” ve Kırgızistan’ın Bitmeyen Zamanı


Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” romanı, yalnızca bir dönemi değil, bir halkın ruhunu anlatır.
Bir tren yolu, bir cenaze, bir bozkır…
Ve bütün bunların arasında, zamanı durdurmaya çalışan biri: Yedigey.
Aytmatov’un kahramanı aslında hepimizden biridir. geçmişle gelecek, gelenekle modernlik arasında sıkışmış kalan bir insan.

 

Kırgızistan’ın bozkırları, roman boyunca neredeyse canlı bir varlık gibidir.
Bozkır sessizdir, ama her sessizliğin içinde biri konuşur.
Yedigey’in yaşadığı Sarı-Özek bozkırı, Kırgız halkının hafızasını taşır: savaşları, göçleri, efsaneleri…
Ama aynı zamanda unutuluşun da mekânıdır. Yedigey karakteri, Sovyet dönemi insanının ruhsal çatışmasını temsil eder.
Modernleşme, demiryolu hatlarıyla birlikte gelir; insanlar, inançlarını ve eski ritüellerini birer birer yitirir.
Aytmatov burada sadece bir coğrafyayı değil, bir kimliğin çözülüşünü anlatır.




Romanın baş kahramanı Yedigey’in arkadaşı  Kazangap’ı eski mezarlığa gömme çabası, aslında bir toplumsal duruştur.
O, “yeni düzen”in yasalarına karşı “eski insanın duruşunu ” savunur.
Bugün Kırgızistan’da da benzer bir gerilim görülüyor:
Bir yanda modern kentleşme, tüketim kültürü ve ekonomik zorunluluklar; diğer yanda geleneksel aile yapısı, köy yaşamı, ata toprağına bağlılık.
Yedigey’in hikâyesi, köyden şehre, gelenekten çağdaşlığa geçerken yaşanan ruhsal kırılmanın sembolüdür.
Roman, sadece geçmişin değil, bugünün de yansımadır.

Romanın içinde yer alan Nayman Ana efsaneside, bu unutuluşun sembolüdür.
Bir zamanlar halkı bir arada tutan destanlar, artık yalnızca yaşlıların dilinde kalmıştır.
Bugün Kırgızistan’da, şehirlerde büyüyen gençlerin çoğu Manas Destanı’nı tam bilmez, tıpkı romandaki karakterlerin efsaneyi unuttuğu gibi.
Aytmatov’un uyarısı hâlâ geçerlidir:



“Bir halk efsanesini unuttuğu gün, kim olduğunu da unutur.”

Günümüz Kırgızistan’ında küreselleşmenin, dijitalleşmenin, ekonomik göçün getirdiği yeni bir “unutma biçimi” var.
Aytmatov’un anlattığı kültürel kopuş, bugün başka bir yüzle karşımıza çıkıyor.

Gün Olur Asra Bedel, yalnızca bir roman değil, bir kültürel hafıza metnidir. Cengiz Aytmatov, bu eseriyle Kırgız halkının sesini evrensel edebiyat sahnesine taşımıştır.





Yedigey’in hikâyesi, geçmişiyle bağını yitirmemek için direnen her insanın hikâyesidir.
Romanın sonunda, Yedigey’in Kazangap’ı eski geleneklere göre gömme çabası başarısız olur ama bu başarısızlık bile bir direniştir. Çünkü Aytmatov’a göre, insanın asıl görevi zamanı yenmek değil, onu anlamaktır.


Bozkırın ortasında bir tren geçer; her ray sesi, bir zamanın daha gittiğini hatırlatır.
Ama Yedigey’in yürüyüşü devam eder.
Tıpkı Kırgızistan’ın yürüyüşü gibi…


Mehmet SANCAK



19 Mayıs 2026 Salı

Bir Karahanlı Başkenti Balasagun

 

Bir Karahanlı Başkenti Balasagun



Orta Asya’nın geniş bozkırları arasında, bugün Kırgızistan Tokmok yakınlarında mütevazı kalıntılarla varlığını sürdüren bir şehir… Oysa bir zamanlar burası, sadece bir yerleşim değil; ilmin, ticaretin ve medeniyetin kalbinin attığı yerdi.

 

  1. yüzyılda Karahanlı Devleti’nin önemli merkezlerinden biri olarak yükselen Balasagun, kısa sürede siyasi ve kültürel bir başkent hâline geldi. İslamiyet’i kabul eden ilk Türk devletlerinden biri olan Karahanlılar için bu şehir, sadece yönetim merkezi değil; aynı zamanda yeni bir kimliğin inşa edildiği bir sahneydi.

Şehrin sokaklarında tüccarların sesleri yankılanırken, medreselerinde ilim tartışmaları yapılır, sarayında ise devlet meseleleri görüşülürdü. Bu yönüyle Balasagun, klasik bir Orta Asya şehrinden çok daha fazlasıydı: O, bir medeniyet laboratuvarıydı.



Karahanlıların Başkenti Balasagun’un 10.YY Canlandırılmış Hali



Balasagun denince akla gelen en önemli isimlerden biri hiç şüphesiz Yusuf Has Hacib’dir. Türk-İslam edebiyatının temel taşlarından biri olan Kutadgu Bilig adlı eseri burada kaleme alan bu büyük düşünür, şehri sadece taş ve topraktan ibaret olmaktan çıkarıp fikir dünyasının merkezlerinden biri hâline getirmiştir.

“Kutadgu Bilig”, yalnızca bir siyasetname değil; aynı zamanda ahlak, devlet yönetimi ve insanın varoluşuna dair derin bir rehberdir. Bu eserle birlikte Balasagun, tarih sahnesinde silinmeyecek bir iz bırakmıştır.

Tarih sahnesinde silinmeyen izlerden bir diğeri isim ise Divan-ı Lügati’t Türk adlı eserin müellifi Kaşgarlı Mahmuttur. Babasının görevi nedeni ile çocukluk ve gençlik yıllarını burada geçiren Kaşgarlı Mahmut o muhteşem eserinin bir kısmını burada yazdığı ifade edilir. Hatta öyleki, eserinde dünyanın merkezi olarak Balasagunu göstermiş ve çizmiştir.

Kaşgarlı Mahmud’un çizdiği harita, klasik anlamda bir coğrafya haritası değildir. Bu harita, bir dünya görüşünün görselleştirilmiş hâlidir.

Özellikle Balasagun ve çevresi, bu dünyanın kalbi gibidir. Bu durum, yalnızca coğrafi bir tercih değil; aynı zamanda güçlü bir kültürel ve siyasi mesajdır:

“Dünyanın merkezi biziz.”Kaşgarlı Mahmud, Türklerin yaşadığı coğrafyayı merkeze alarak, hem kendi kimliğini hem de milletinin tarih sahnesindeki yerini tanımlamaktadır. 





Kaşgarlı Mahmud’un Divanı Lügati’t Türk Adlı Eserinde Yer Alan Harita



Burana Kulesi: Zamana Direnen Yapı

Bugün Balasagun’dan geriye kalan en dikkat çekici yapı, Burana Kulesi’dir. 11. yüzyılda inşa edilen bu minare, İslam sanatının nadide örneklerinden biridir.Kuşaklar halinde geleneksel Türk motifleri ile donatılan bu minarinin bezeme özelliklerini daha sonraki yüzyıllarda Anadoluda sıkça rastlarsınız. bir zamanlar şehrin ihtişamını gökyüzüne taşırken, bugün geçmişin sessiz bir tanığı olarak ayakta durmaktadır.



                                                 Balasagun Şehri Burana Kulesi ( M.Sancak Arşivinden)

Kulenin etrafında yer alan balballar (mezar taşları) ve arkeolojik kalıntılar, burada yaşamış insanların hikâyelerini fısıldar. Her taş, her iz; bir zamanlar burada yaşayan medeniyetin ruhunu taşır.

  1. yüzyılda Moğol İstilası ile birlikte Balasagun da kaderini değiştiren şehirlerden biri oldu. Ticaret yollarının yön değiştirmesi ve siyasi dengelerin bozulmasıyla şehir yavaş yavaş terk edildi. Bugün ise Balasagun, geçmişin ihtişamını sessizlik içinde saklayan bir açık hava müzesi gibidir. Rüzgârın taşıdığı tozlar arasında, hâlâ bir zamanların büyük medeniyetinin izlerini görmek mümkündür.


Burana Kulesi Bezeme Detayları (M.Sancak Arşivinden)


Balasagun, sadece bir harabe değildir. O, Türk-İslam medeniyetinin erken dönemine ışık tutan bir anahtardır. Bugün Kırgızistan topraklarında yer alan bu kadim şehir, tarih meraklıları ve araştırmacılar için eşsiz bir hazine niteliğindedir.

Belki de Balasagun’un en etkileyici yönü, bize şunu hatırlatmasıdır:Medeniyetler yükselir, gelişir ve bir gün sessizliğe gömülür. Ancak bıraktıkları izler, zamanın ötesindeyaşamaya devam eder.

 

 

Mehmet SANCAK









23 Ocak 2026 Cuma

William of Rubruck’un Orta Asya ve Kırgızistan Coğrafyasına Dair Seyahatleri

 William of Rubruck’un Orta Asya ve Kırgızistan Coğrafyasına Dair Seyahatleri


                                                                                                                                 Mehmet SANCAK


  1. yüzyıl, Avrasya tarihinin en hareketli ve dönüştürücü dönemlerinden biridir. Moğol İmparatorluğu’nun kısa sürede Çin’den Doğu Avrupa’ya uzanan geniş bir coğrafyada hâkimiyet kurması, yalnızca siyasi dengeleri değil, aynı zamanda kültürel ve entelektüel temasları da derinden etkilemiştir. Bu dönemde Batı dünyası, Orta Asya’yı uzun süredir çevreleyen efsanelerin ötesinde tanımaya başlamış; seyyahlar, misyonerler ve elçiler Moğol topraklarına doğru yola çıkmıştır. Bu isimler arasında en dikkat çekici figürlerden biri, Fransız kökenli bir Fransisken rahibi olan William of Rubruck’tur.



Rubruck’un 1253–1255 yılları arasında gerçekleştirdiği seyahat, yalnızca diplomatik veya dinî bir misyon olarak değil; ayrıntılı gözlemleri, etnografik tasvirleri ve coğrafi betimlemeleriyle Orta Asya’nın tarihine ışık tutan bir belge niteliği taşır. Onun anlatıları, bugünkü Kırgızistan topraklarını da kapsayan geniş Orta Asya coğrafyasını anlamak açısından son derece değerlidir.

William of Rubruck, Fransa Kralı IX. Louis tarafından resmî bir elçi sıfatıyla değil, daha çok dinî ve keşif amaçlı bir görevle Moğol topraklarına gönderilmiştir. Temel hedefi, Moğollar arasında Hristiyanlığı yaymak ve aynı zamanda onların inanç dünyasını yerinde gözlemlemektir. Bununla birlikte Rubruck, selefleri olan Giovanni da Pian del Carpine gibi yalnızca siyasi raporlar sunmakla yetinmemiş; geçtiği bölgelerdeki halkların yaşam tarzlarını, inançlarını, ekonomik faaliyetlerini ve coğrafi koşulları ayrıntılı biçimde kayda geçirmiştir.

Seyahati sırasında tuttuğu notlar daha sonra “Itinerarium” (Seyahatname) adıyla kaleme alınmış ve Orta Çağ Avrupası’nda Orta Asya hakkında yazılmış en güvenilir metinlerden biri olarak kabul edilmiştir.

Orta Asya’ya Yolculuk ve Gözlemler

Rubruck’un yolculuğu Karadeniz’in kuzeyinden başlamış, Volga havzası ve bozkır kuşağı üzerinden Orta Asya’nın içlerine doğru ilerlemiştir. Seyyah, bu süreçte geniş bozkırları, göçebe kabileleri ve Moğol yönetim sistemini yakından gözlemleme fırsatı bulmuştur. Rubruck, bozkırların sınırsızlığı karşısındaki şaşkınlığını şu sözlerle dile getirir:

“Bu ülkelerde ne şehir duvarları ne de sınırlar vardır; insan, göğün altında sonsuz bir deniz üzerinde ilerliyormuş gibi hisseder.”¹

Rubruck’un dikkatini çeken en önemli hususlardan biri, göçebe toplumların mekân algısıdır. Ona göre Orta Asya bozkırlarında şehir sınırları yerine mevsimlere göre değişen obalar ve yaylak–kışlak düzeni hâkimdir. Bu gözlem, Orta Asya Türk ve Moğol kültürünün temel yapısını anlamak açısından son derece önemlidir.

Ayrıca Rubruck, Moğolların dinî hoşgörüsüne özel bir vurgu yapar. Farklı inanç mensuplarının aynı siyasi yapı içinde bir arada yaşamasını şu ifadelerle aktarır:

“Moğollar arasında Hristiyanlar, Müslümanlar ve putperestler yan yana yaşar; her biri kendi inancını serbestçe yerine getirir.”²

Bu çok dinli ortam, Orta Asya’nın tarihsel olarak bir inançlar kavşağı olduğunu göstermektedir.


Kırgızistan Coğrafyası ve Tiyan-Şan Çevresi

William of Rubruck’un seyahat güzergâhı doğrudan bugünkü Kırgızistan şehir merkezlerini kapsamaz; ancak Tiyan-Şan dağları, Çüy ve Issık Göl havzasına yakın bölgeler, onun anlatılarında dolaylı olarak yer alır. Rubruck, yüksek dağlar ve sert iklim koşulları hakkında şunları söyler:

“Dağlar o kadar yüksektir ki, yaz ortasında bile zirveler karla örtülüdür; bu topraklarda yaşam, dayanıklılık ister.”³

Rubruck’un söz ettiği bu coğrafi koşullar, günümüz Kırgızistan coğrafyasıyla büyük ölçüde örtüşmektedir.

Rubruck, bu bölgelerde yaşayan halkların büyük ölçüde göçebe hayvancılıkla geçindiğini, atın ise yalnızca bir ulaşım aracı değil, aynı zamanda toplumsal statünün göstergesi olduğunu vurgular. At kültürüne dair gözlemi dikkat çekicidir




“Onlar için at, hem servet hem de güçtür; bir adamın değeri, sahip olduğu atlarla ölçülür.”⁴

Ayrıca seyyah, dağlık bölgelerde yaşayan toplulukların savaşçı özelliklerine ve sert doğaya karşı geliştirdikleri dayanıklılıklarına dikkat çeker. Sert coğrafi koşulların, bu halkların fiziksel ve kültürel yapısını şekillendirdiğini belirtir.

Rubruck’un metnini değerli kılan unsurlardan biri de etnografik ayrıntılara verdiği önemdir. O, göçebe çadırlarını (yurt), süt ürünlerine dayalı beslenme biçimini ve günlük yaşam pratiklerini ayrıntılı şekilde betimler. Özellikle kımız benzeri içecekler ve et tüketimi üzerine yaptığı açıklamalar, Orta Asya Türk kültürüyle büyük paralellik gösterir.

Rubruck’un gözlemlerinde dikkat çeken bir diğer unsur, kadınların toplumsal hayattaki konumudur. Göçebe toplumlarda kadınların üretim ve aile düzeni içindeki aktif rolü, seyyahın özellikle vurguladığı konular arasındadır.

William of Rubruck’un seyahatnamesi, Kırgızistan ve genel olarak Orta Asya tarihi açısından birincil kaynak niteliği taşır. Onun anlatıları, bölgenin 13. yüzyıldaki sosyal yapısını, inanç dünyasını ve ekonomik ilişkilerini anlamamıza imkân tanır.

Özellikle Çinli ve İslam kaynaklarının yanında, Batı kökenli bir gözlemcinin Orta Asya’yı nasıl algıladığını göstermesi bakımından Rubruck’un metni benzersizdir. Bu anlatılar, Orta Asya’nın yalnızca Doğu–Batı arasında bir geçiş alanı değil, başlı başına özgün bir kültürel dünya olduğunu ortaya koyar.

 

William of Rubruck’un Orta Asya seyahati, Batı dünyasının bu geniş coğrafyayı gerçekçi biçimde tanımasına katkı sağlayan en önemli adımlardan biridir. Onun gözlemleri, bugünkü Kırgızistan topraklarını da kapsayan Orta Asya’nın 13. yüzyıldaki sosyal, kültürel ve coğrafi yapısını anlamamız açısından büyük önem taşır.

Rubruck, bir misyoner olmasına rağmen, önyargıdan uzak ve gözleme dayalı anlatımıyla çağının ötesine geçmiştir. Kendi ifadesiyle, gördüklerini aktarmayı bir görev saymıştır:

“Ben, bana anlatılanları değil, gözlerimle gördüklerimi yazdım.”⁵

Bu yönüyle Rubruck, yalnızca bir seyyah değil, aynı zamanda Orta Asya’nın erken dönem etnografı olarak değerlendirilebilir.


Dipnotlar

  1. William of Rubruck, Itinerarium, çev. Peter Jackson, London, 1990.

25 Temmuz 2025 Cuma

OSMANLI’DA SOKAK KÜLTÜRÜ: GÜNLÜK HAYATIN KALBİNDEKİ SOSYAL DOKU

 

OSMANLI’DA SOKAK KÜLTÜRÜ: GÜNLÜK HAYATIN KALBİNDEKİ SOSYAL DOKU

 

Sokak, bir medeniyetin gündelik hayatını en yalın ve çarpıcı haliyle yansıtan mekândır. Osmanlı toplumunda sokaklar sadece geçiş güzergâhı değil; komşuluk ilişkilerinin kurulduğu, ticaretin döndüğü, dini ve kültürel hayatın hissedildiği canlı sosyal alanlardı. Bu çalışma, Osmanlı şehirlerinde sokak kültürünün biçimlenişini, sosyolojik ve kültürel yönlerini, mekân organizasyonunu ve günlük hayatın sokakta nasıl aktığını ele almaktadır.

 


Osmanlı Şehrinin Yapısal Kurgusu: Mahalle ve Sokak

 

Osmanlı şehir planlamasında temel yapı taşı mahalleydi. Genellikle bir cami, çeşme veya mescit çevresinde şekillenen mahalleler, hem mekânsal hem sosyal aidiyet açısından belirleyiciydi. Bu yapı içerisinde sokaklar dar, kıvrımlı ve mahremiyet esasına uygun biçimde düzenlenmişti (Necipoğlu, 2005).

Sokaklar, sosyal bir düzenin ve mahalle dayanışmasının mekânıydı. Komşular birbirini tanır, çocuklar birlikte büyür, sokak aralarına fırın, çeşme, hatta küçük dükkânlar yerleştirilirdi (Faroqhi, 2005).









 


Sokak Adabı ve Mahremiyet Kültürü

 

Osmanlı toplum yapısında sokakta davranışlar belirli bir ahlaki çerçevede değerlendirilirdi. Özellikle kadınların kamusal alanda daha rahat hareket edebilmesi için evlerin cumbalı olması, pencerelerin kafesli yapılması gibi mimari tedbirler alınmıştı (Necipoğlu, 2005).

Sokakta yüksek sesle konuşmak, tartışmak, başkasının evine bakmak hoş karşılanmazdı. Bu kurallara uymayanlar mahalle imamı veya bekçi tarafından uyarılırdı (İhsanoğlu, 1999). Bu durum sokak kültürünün dini, ahlaki ve sosyal normlarla iç içe olduğunu gösterir.


Ticarî Hayatın Sokaktaki Yüzü: Esnaf ve Seyyar Satıcılar

 

Osmanlı’da sokaklar aynı zamanda ticaretin kalbidir. Mahalle aralarında seyyar satıcılar (simitçi, macuncu, yoğurtçu) günlük ihtiyaçları karşılarken, büyük çarşıların çevresinde sokaklara yayılmış lonca esnafı da bulunurdu (İnalcık, 2004).

Her esnaf grubunun kendine ait bir sokağı vardı. Bu sokaklar aynı zamanda meslekî sosyalleşme alanıydı. Esnaf, meslekî düzenin yanında mahallenin sosyal düzenine de katkı sağlardı (Ortaylı, 2006).


Oyun, Çocukluk ve Sokak

 

Çocuklar için sokak, oyunun ve sosyalleşmenin en önemli sahnesiydi. Sek sek, çelik çomak, uzun eşek gibi oyunlar mahalle sokaklarında oynanır, özellikle Ramazan ve bayram dönemlerinde çocuklar sokakta topluca eğlenirdi (Faroqhi, 2005).

Osmanlı’da çocuk eğitimi sadece ailede değil, mahalle ve sokak gözetiminde de yürütülürdü. Büyükler çocukları gözetir, yanlış davranışlarını düzeltirdi. Bu, sokak kültürünün aynı zamanda pedagojik bir boyut taşıdığını gösterir (Kafadar, 2009).


Dini ve Sosyal Etkinlikler: Sokakta Ortak Hayat

 

Sokaklar yalnızca gündelik yaşamın değil, aynı zamanda kolektif ritüellerin de mekânıydı. Mevlidler, düğün alayları, cenaze törenleri, aşure dağıtımları gibi etkinlikler hep sokakta yapılırdı (İhsanoğlu, 1999). Bu etkinlikler, mahalleliyi bir araya getirir, sosyal dayanışmayı güçlendirirdi.

Ramazan aylarında sokaklar daha da canlanır, teravih sonrası sokaklarda sohbetler, meddah gösterileri, karagöz oyunları yapılırdı (Altınay, 1917/2022).

 

 

 


Temizlik ve Estetik Anlayışı

 

Osmanlı’da sokakların temiz tutulması hem dini hem toplumsal bir görev olarak görülürdü. Sabahları ev önleri süpürülür, haftalık sokak temizlikleri yapılırdı. Sokaklara tükürmek, çöp atmak gibi davranışlar ayıplanır, hatta bazı mahallelerde cezalandırılırdı (İnalcık, 2004).

Sokak çeşmeleri, sebiller, kuş evleri gibi unsurlar ise sadece fonksiyonel değil, aynı zamanda estetik öğelerdi. Bu unsurlar Osmanlı mimarisinin sokakla kurduğu ilişkiyi de gösterir (Necipoğlu, 2005).


Sonuç

 

Osmanlı’da sokak, sadece fiziksel bir geçiş alanı değil; dini, ahlaki, ekonomik ve kültürel etkileşimin merkezidir. Mahalle yapısıyla birlikte şekillenen sokak kültürü; toplumsal dayanışma, ortak yaşam, estetik ve mahremiyet gibi çok katmanlı değerleri içinde barındırır. Modern şehirlerin bireyselleşmiş yapısıyla karşılaştırıldığında, Osmanlı sokak kültürü; yeniden keşfedilmeyi hak eden bir sosyal model sunar.

 

 Mehmet Sancak

 

Kaynakça

·       Altınay, A. R. (2022). Eski İstanbul Hayatı (Orijinal çalışma 1917). İstanbul: Kapı Yayınları.

·       Faroqhi, S. (2005). Osmanlı'da Gündelik Hayat. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

·       İhsanoğlu, E. (Ed.). (1999). Osmanlı Medeniyeti Tarihi. İstanbul: İSAM Yayınları.

·       İnalcık, H. (2004). Osmanlı'da Toplum ve Ekonomi. Ankara: Doğu Batı Yayınları.

·       Kafadar, C. (2009). Kim Var İmiş Biz Burada Yoğ İken. İstanbul: Metis Yayınları.

·       Necipoğlu, G. (2005). Osmanlı'da Mahremiyet ve Mekân. İstanbul: Metis Yayınları.

·       Ortaylı, İ. (2006). Osmanlı'yı Yeniden Keşfetmek. İstanbul: Timaş Yayınları.

21 Kasım 2022 Pazartesi

İbn Battuta Anadolu’da

 



Seyahat etmek; farklı kültürleri, şehirleri tanıma, daha önce görmediğimiz örf, adet ve gelenekleri görme imkanı sağlar. İnsanlık tarihine baktığımız zaman seyahat etmek insanlara hep cazip gelmiştir. Kimisi ticaret, kimisi diplomatik ilişkiler için kimileri ise farklı kültürleri tanımak içindir. Ancak her seyahat eden her kişi seyyah değildir. Seyyah olmak ayrı bir tecrübe bilgi, birikim gerektirmektedir.

Tarihte önemli seyyahlardan birisi de hiç şüphesiz 1304 senesinde Fas’ın Tanca şehrinde dünyaya gelen İbn Battuta’dır.

İbn Battuta Ortaçağ'daki Müslüman seyyahların en büyüğü olarak ifade edilir. Bir kısım şarkiyatçının da itiraf ettiği gibi eskiden Ortaçağ'ın en büyük seyyahı kabul edilen Marco Polo'nun bir numaralı rakibidir. Marco Polo'dan çok daha geniş bir alanı gezmesi ve üç kıtada en önemli kültür merkezlerine ulaşması münasebetiyle onu geride bırakmıştır. Kaldı ki İbn Battuta, gezdiği birçok ülkede toplumsal yaşama karışmış, evlilikler yapmış ve anılarını hiçbir kuşkuya yer bırakmadan güvenilir birine yazdırmıştır. Oysa Marco Polo’nun eselerinde hayal üstü anlatımlara sıkça rastlarsınız.  İbn Battuta'nın tüm gezileri hesap edildiğinde karşımıza 73.000 (73 bin) mil gibi dudak uçuklatan bir yol mesafesi çıkar. Bu geziler yaklaşık yirmi dokuz yıla tekabül etmektedir.

Battuta, seyahatnamesinde Türkiye’den de oldukça ilgili ile bahsetmiştir. Şam’dan bir Ceneviz gemisiyle on günlük bir yolculukla Alanya’ya gelen seyyahımızın Türkiye macerası başlar. Seyahatnamesindeki şu cümleler ilgi çekicidir;

“Rum diyarı diye bilinen bu ülke, dünyanın belki en güzel memleketi! Allah Teâlâ güzellikleri öbür ülkelere ayrı ayrı dağıtırken burada hepsini bir araya toplamış! Dünyanın en güzel insanları, en temiz kıyafetli halkı burada yaşar ve en leziz yemekler de burada pişer. Allah Teâlâ’nın yarattığı kullar içinde en şefkatli olanlar, buranın halkıdır. Bu yüzden şöyle denilir: ‘Bolluk ve bereket Şam diyarında, sevgi ve merhamet ise Rum diyarında!"

İbn Battuta, Anadolu toprakları için ‘’Rum Diyarı olarak bilinen Türk toprağı’’ tanımını yapmaktadır.



Bu toprakların eskiden Rumlar’a ait olduğunu belirten İbn Battuta, Müslümanların burayı İslâmlaştırdığını ve Müslümanların himayesinde Hristiyanların yaşadığını ifade etmektedir. Alanya’ya indikten sonra kara yoluyla Antalya’ya geçen seyyahımız bugün Kaleiçi olarak günümüze kadar gelen mahalleye uğrar ve şu ifadeleri kullanır.

“Gerek planı gerek düzenliliği ile diğer ülkelerdeki benzerlerinden daha üstün bir durumda. Ahali içindeki taifeler ayrı ayrı mahallelere yerleşmiş. Hıristiyan tüccarlar "mînâ" [=liman] adıyla anılan semtte oturmaktadırlar. Bu mahallenin çevresini büyük bir duvar kuşatmakta. Cuma vakti ve her gece bu duvarın kapıları kapalı tutulmaktadır.”

Şehir merkezinde bir Cuma Câmii, medrese, pek çok hamam gördüğünü ifade ederek gayet düzenli planıyla kalabalık ve zengin çarşılar bulunduğunu da eklemektedir. Ardından Muğla şehrine uğrayan Battuta, burada şeyh efendilerden birinin tekkesinde konakladığını Şeyh’in iyi kalpli, cömert bir kişi olduğunu ve kendisine sürekli ikramlarda bulunduğunu övgü ile anlatmaktadır. Yoluna Milas üzerinden Konya’ya doğru devam eden seyyahımız Konya şehri ile alakalı:

“Kûnya büyük ve güzel bir şehir. Meyvesi boldur. Sayısız nehir ve çayları, eşsiz bahçeleri var. Burada daha önce bahsettiğimiz kamaruddîn denilen kayısı türü yetiştirilir, Mısır ve Suriye’ye ihraç edilir. Şehrin caddeleri geniş, çarşıları da muntazam ve şirin. Her zanaatın erbabı çarşıda belirli bir yerde toplanmıştır. Buranın Büyük İskender tarafından kurulduğuna dair söylentiler var. Şimdi Karamânoğlu Sultan Bedreddîn’e ait şehirlerden biridir.” der ve özellikle ilim kültüründen ve Mevlanadan bahsetmeden geçmez.






Konya’dan sonra Karaman, Aksaray, Kayseri gibi çeşitli Anadolu şehirlerine uğrayarak Sivas’a geçen Battuta, şehrin pek düzenli ve bakımlı olup geniş caddelere sahip olduğunu ifade ederek çarşıların fevc fevc insanla dolup taşıdığını da ekler. Sivas’taki ahilik kültürü ile alakalı önemli bilgiler veren Battuta, şunları İfade etmektedir;

“Şehre yaklaştığımız zaman bizi Ahı Bıcakcî [=Bıçakcı] Ahmed’in yoldaşları karşıladı. Bunlar, kimi yaya, kimi atlı olup kalabalık bir grup hâlindeydiler. Onlardan sonra Ahı Çelebi’nin yoldaşları çıktı karşımıza. Ahı Çelebi, ahıların ileri gelenlerinden olup rütbece Bıcakcî’dan üstündür. Bunlar kendilerinde misafir olmamı istedilerse de ilk gelenlerin önceliği ve ricasından ötürü bu isteği yerine getirmek mümkün olmadı. Beraberce şehre girdik. Hepsi de misafir ağırlamakla övünüyorlar.”

 

İbn Battuta, Anadolu’da daha birçok şehre uğramıştır Yolunu düşürdüğü en önemli şehirlerden birisi de Bursa’dır. Bursa’da Osmanlı Devleti’nin kurucularından olan Orhan Gazi’ye denk geldiğini anlatmaktadır.

14.yüzyılda Anadolu’daki şehirlerle alakalı önemli bilgiler veren İbn Battuta, gezisine Sinop üzerinden Kırım’a doğru devam eder.

Mehmet Sancak








11 Haziran 2022 Cumartesi

ALİYA İZZETBEGOVİÇ’E GÖRE İŞÇİ SINIFI

 


ALİYA İZZETBEGOVİÇ’E GÖRE İŞÇİ SINIFI

 

İnsanoğlu var olduğu ilk günden itibaren kendisini hep bir çalışma ortamının içerisinde bulmuştur. İnsanlar fizyolojik olarak ihtiyaçlarını karşılamak, ya da daha fazla çalışarak refah bir hayat sürmek için hayatın doğası gereği bunu yapmak mecburiyetindedir. 18.Yüzyıldaki Sanayi devrimine gelene kadar Tarım toplumu olarak hayatlarını idame ettiren İnsanoğlu artık bu Tarihten sonra farklı bir kimliği bürünecekti. ‘’İşçi Sınıfı’’ bu kimlik insanların bin yıllardır gelen yapı kodlarını kökten değiştirmiş olacaktı. Bu hadise ile beraber batı dünyası yenir bir üretim, çalışma ve yaşam biçimi geliştirmiştir. İngiltere’de ortaya çıkan ve daha sonrası avrupa ve tüm dünya’ya yayılarak İnsanların Kırsaldan Şehre hızla göçüne neden olacaktı. Bu sanayileşme  ucuz iş gücü, Çocuk işçi ve Kadın işçileri beraberinde getirdi ve en acısı Sömürgeciliğin sistematikleşitirmesini.

20.Yüzyılın en önemli düşünür ve liderlerinden olan Aliya İzzetbegovic’de  Doğu-Batı arasında İslam kitabında bu kısma değinmiştir.

‘’Şehrin bir ürünü olarak işçi sınıfı ve salt uygarlığın, yani muhtevasında en az kültür bulunan uygarlığın menfi etkisinden en büyük ölçüde müteessir olduğunu fabrikaların şahsiyeti duygusuzlaştırdığını ve baskı altına aldığını’’ ifade eder. Aliya’nın bu ifadelerini günümüz sanayi şehirlerine baktığımız zaman daha net görebiliyoruz. Fabrikalarda çalışan insanlar mesai yoğunluğundan ailesi ve kendisine ayıracağı zamanı çalmaktadır. Aliya’nın ‘’Şahsiyeti duygusuzlaştırma‘’ ifadesi ise üzerine çokça düşünülmesi gereken bir kavramdır.

‘’Kapitalist ekonomiyi yer yer sarsan grevlerin hemen hemen hepsinin istisnasız bir ekonomik mahiyeti vardır. Böyle grevler Ücretlerin arttırılmasını öngören anlaşmalarla sona erer. Ekonomik gelişmenin süreci işçi sınıfının maddi bakımdan yoksullaştırılmasına doğru seyretmediğinden ,  bu sınıf her yerde sınıf kavgası yerine toplumdaki muarız gruplarla sınıf barışı için gereken şartlarla ilgili uzlaşma yolunu aldığını’’ ifade eden Aliya yazısına Şöyle devam eder;

‘’işçi sınıfı klasik şekli, yani ezilen fabrika proleterlerinin sınıfı Marx’ın gördüğü ve ‘’kendi kendini bertaraf edinceye kadar baki kalacağını telakki ettiği gibi ancak muvakkat idi. Fiziki iş peyderpey büyük otomatize sistemlerin kontrol ve idaresine doğru kayıyor. Bu itibarla ilim ve tekniği gelişmesi, ’’üretim vasıtalarının geliştirilmesi’’ işçi sınıfının hakimiyetine değil’’ . Aksine sınıf olarak peyderpey bertaraf edilmesine yol açmıştır. Bu gelişme iktidarı el işçisine devretmiştir. Gelişme, sadece üretimin ağırlık merkezini ve hatta onun sosyal etkisini yavaş yavaş teknik uzmanlara aktarmıştır. Böylece idealizm ve İnkılapçı romantizmin son izleri de kaybolmuş  oluyor. Akılcı ve Ruhsuz bir iktidar olan teknokrasi, Tutarlı bir uygarlığın son ifadesi olarak sahneye çıkar.’’ İfadeleri ile tamamlar.

 

Sonuç olarak günümüzde Sanayi Devrimi’nin biçimlendirdiği dünyada yaşıyoruz, Daha çok çalışan, daha çok tüketen ve harcayan Hayatlarımızı düşüncelerimizi bu devrimin çizdiği çerçeve içinde yaşamaya çalışıyoruz. İşçi Sınıfının getirmiş  olduğu bugün ki toplum yapısı toplumsal konularda hissizleşmiş Kültür ve Sanat anlamında kendisini geliştirmeye vakit ayıramayacak bir hale gelmiştir.

 

Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir
kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa
yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa
o şehirden öcalmanın vakti gelmiş demektir

Duygular paketlenmiş, tecime elverişli
gövdede gökyüzünü kışkırtan şiir sahtedir
gazeteler tutuklamış dünya kelimesini
o dünyadan, o şiirden öcalmalı demektir

Ölüm gelir, ölüm duygusuna karşı saygısız
ve zekâ babacan tavrıyla tiksinti verir
söz yavan, kardeşlik şarkıları gayetle tıkız
öcalınmazsa çocuklar bile birden büyüyebilir

Yargı kesin: Acı duymak ruhun fiyakasıdır
kin, susturur insanı; adına çıdam denir
susulunca tutulan çetele simsiyahtır
o siyah öcalmakcasına gür ve bereketlidir

 

/ İsmet Özel


*Resim: Diego Rivera-“Detroit Savaşı”




Mehmet SANCAK

 

 


24 Nisan 2022 Pazar

KAPANDI YILLANMIŞ YARA

 


"Habu işlere bu kadar ilgileneceğine ders çalışsan Profesör olmuştun e oğlum"


Çocukluk ve     gençlik yıllarımın ilk başlarında her günümüz ve saatimiz Trabzonspor olunca böyle söylerdi annem bana.

Trabzonlu bir aile olarak 90'lı yılların sonunda Bursa'ya göç edince Memleket sevdasını ve Özlemini doğal olarak Trabzonspor etrafında yaşıyorduk.

Metropol bir sehirde Sokaklarda,Okulda,Sınıfta Trabzonspor'u tutanların azinliğını görünce istemsizce daha da bağlanmıştık bu takıma,

Öyle ya, herkes hiçbir bağlantısı olmasa da İstanbul takimlarini Tutuyordu yani "Güçlü" olanı.

Ortaokul ve Lise yıllarımda Haftasonu galip geldiğimiz an göğsümüzü gere gere Okula gider haklı gururunu yaşardim, Yenildigimizde ise okul yolu çok uzak gelirdi bana.

Bu Gurbet psikoloji ben ve birçok kişide olduğu gibi farklı bir bağ kurdurdu takım üzerinde.

En son babalarımızın Gördüğü şampiyonluk coşkusunu Bir türlü biz görmemiştik.

Bir şekilde Masa başında kaybettiğimiz,Sevinçlerimizi kursağımizda bıraktıkları yıllar yaşadık.

Hani O,Taraftarımızın yazdığı şiirde olduğu gibi;

"81 il var ülkemde ve biri hariç hepsinde şampiyonluğu kutluyor sokaklar. bizim mahalle bekliyor, bizim sokaklar, bizim uşaklar... o kupayı hasretle, özlemle bekliyor. rica ederim! sıkılmadık, bıkmadık. çünkü hasret arttıkça özlem kavuşmalar daha öte olur biliyoruz.

Sizlere bir sır daha vereyim. biz, yani bordo mavi yürekler bir gün yeniden şampiyonluğun öyküsünü yazacağız. en ötesini yaşayacağız kavuşmaların. o gün karadeniz taşacak, toprak bordo kokacak, yağmur mavi yağacak, "


İşte biz hep yıllarca bekleyen o "Uşaklar" olduk.


Her seneye "Bu sene o Sene" diye başlayarak Husranlar,Husranlar...


"Ama Şimdi O deniz 38 yıl sonra yarıldı. sadece bize içinden yürümek kaldı." dediğimiz döneme geldik.

Rüya gibi,Hayal gibi geliyor 

Çünkü ulaşılmaz,Varılamaz denilen Kupa'ya varıyoruz.

Trabzonspor bizim için çoğu zaman kuru bir Taraftarliktan ziyade bir duruş,ideoloji ve fiktiryattir.

Nitekim Türk şiirinin Önemli Temsilcilerinden İsmet Özel'in 90'lı yıllarda yazmış olduğu "Küçük İbo neden Trabzonsporlu" adlı köşe yazısında bunu açıklıyor.

 

"Trabzonspor taşralı olmaktan gelen ezikliğin, merkez karşısında ikinci derecede veya gölgede bırakılmış olmaktan sıyrılmak isteyen kompleksli yaranma tutumunun değil, otantik inisyatifin sembolüdür. Trabzonspor'la birlikte desteklenen şey ihmale uğramışların başarıya olan özlemleri değil, kendilerinde cevher bulunduğuna inananların inisyatifi elden bırakmama kararlılığıdır. Küçük İbo bunu "Kümeye de düşse (Küme düşse de demek istiyor) sapına kadar Trabzonsporlu" kalacağını söyleyerek dile getiriyor.


Çocukluktan henüz çıkma aşamasında bulunan bir Urfalı'nın Trabzonspor taraftan olmasını tesadüfi bir olay sanmayınız. Türkiye topraklarında bazı yöreler, bazı vilâyetler var ki bunlar ülke insanlarına özgü kültürel bütünlüğün dinamosu işlevi görür. Benim tespitlerime göre bunlar: Urfa, Trabzon, Konya, Balıkesir vilâyetleridir. Bu vilâyetler Anadolu topraklarının şimdiye kadar uğradığı sarsıntılar sırasında yeniden derlenip toparlanmayı temin edecek gücün doğmasını beklemektense felâket karşısında kendi gücünü harekete geçirmek üzere duruma derhal el koymanın ruhî kabiliyetini aralıksız hazır bulundurdular. Bu vilâyetlerin yerli (ve yerlileşmiş) insanları ülke bütünlüğünün değerini kendi bütünlükleriyle eş tuttukları için mahallî özelliklerini kaybettikleri taktirde Türkiye'nin kimlik kaybı hususunda uğrayacağı zararın ne kadar büyük olduğuna dair derin bir bilinç taşıdılar. Mahallî özelliklerine sahip çıkma (hemşehrilik vs.) bakımından benim yukarıda saydığım dört vilâyeti geride bırakacak bir çok yöre zikredilebilir. Fakat benim andığım vilâyetlerin mahallî özelliklerinin eksenini "otantik inisyatif" teşkil ediyor. Bu bakımdan Urfa, Trabzon, Konya, Balıkesir vilâyetlerini Türkiye'nin hayırlı bir gelecek arayışında hazır maya saymalıdır."








25 Nisan 2022 

(Hasrete 5 gün kala)

Mehmet Sancak 

Sivas

21 Nisan 2021 Çarşamba

VENEVİK’TE BİR TÜRK HANI:FONDACO DEİ TURKCHİ

VENEVİK’TE BİR TÜRK HANI:FONDACO DEİ TURKCHİ







 

İtalya’nın Kuzeydoğusunda Po ve Piave nehirlerinin deltaları arasında 117 adanın üzerine kurulan Venedik şehri sadece doğal güzellikleri ile değil aynı zamanda tarihi mimarisi ve sanat eserleriyle ile dünyaca ünlü bir turizm merkezi haline gelmiştir. Şehrin tarihi izleri VI. yüzyılına kadar inmektedir. Doğu Roma’ya bağlı olarak geliştiğinden Doğu’nun en batıdaki ve Batı’nın en doğudaki şehri diye anılır. İncilin derleyicilerinden Aziz Markos’un mezarının Venedik’e getirilmesi ile daha önemli bir şehir haline gelmiş ve onun adıyla anılmaya başlanmıştır.

Venedik’i önemli kılan unsurlardan biriside Hiç şüphesiz ticarettir. Cumhuriyet, Ortacağ, Rönesans dönemi boyunca önemli bir deniz gücü ve finans merkezi haline gelmiştir. Avrupa’nın Atlantik kıyılarına kadar hareketli bir ticaret ağı oluşturmuş ve bundan dolayı da önemli bir kent haline gelmiştir. Venedik, Kurulduğu ilk günden beri Müslüman devletlerle ticari ilişkilerde bulunmuştur. Venedik özellikle Ortaçağ dönemine geldiği zaman şehrin idarecileri gerçek bir ticaret ağı kurmuşlardı.

Akdeniz havzasından uluslararası anlaşmalar çerçevesinde ticaret yaptılar. Mısır’da Eyyübiler, Memlüklüler, Anadolu’da Selçuklular, Menteşe ve Aydınoğulları beylikleri Karadeniz’in kuzeyinde Kırım Tatarları gibi devletlerle ticaret yapmışlardır. Venediklilerin Osmanlı ile teması 1350’li yıllarına rast gelmektedir. İki ülke arasındaki ilk ticari antlaşma 1390’da I.Beyazıd’ın onaylamasıyla yapılmıştır. Her iki ülke arasındaki ticari seyahetleri karşılıklı bir şekilde yapılmaktaydı. Bir Venedik listesine göre 1360 martın da Marino Venier ve Leonardo Contarini Edirne’nin fethinden dolayı I.Murad’ı tebrik için gönderilmişti. Osmanlı Elçilerinin ve Tüccarların Venedik şehrine ziyaretleri bu tarihlerden sonra sık sık olmaya başlamıştı. Saraydan giden görevliler bizzat padişahın isteklerini getirmek için gittikleri de oluyordu. İşte bu Seyahatler zamanla Türklerin Venedik’te iz bırakmasına neden olmuştur. Saray ve Devlet ricali adına giden ya da herhangi bir malı satmak gayesiyle gönderilen Türkler büyük gruplar halinde Venedik pazarlarında bulunurlardı. Aylardır burada kalan Türk tüccarların birde burada konaklama ihtiyaçları oluyordu. Venedik hükümeti usül gereğince Türk tüccarlar için bir arada oturabilecekleri özel bir ikametgah göstermek durumunda kalmıştı.

Senato’nun kararıyla Rialto’da harap San Mattea Kilisesine bitişik olan  Sen Bortolo Vendramin adlı bir han bulundu geniş ve rahat olan bu yerde Türklerin Vazgeçemeyeceği  Hamam yapısı da bulunmaktaydı.1620’li yıllara gelindiğinde Türkler o binaya sığmaz hale gelmişti ve bugün ‘’Fondaco dei Turchi’’ adı verilen Ferrara Dukasının evine yerleşilmişti. Venedik’te şehre ayak basılan Piazzale Roma (Roma meydanı) veya Büyük kanal üzerinden San Marco’ya yol alındığında karşınıza çıkacaktır.

Yapı Bizans-Arap ve Ortaçağ İtalyan mimarisindeki izlerle sentez oluşturmaktadır. Bu yer Türklerin ticaret merkezi olarak anılan ve uzun yıllar konakladıkları yerlerden en önemlisi ve ayakta kalanıdır. Türklerin bu yapıdaki izlerini Bugün halen daha görebilirsiniz. Günümüzde Doğa Tarihi Müzesine ev sahipliği yapmaktadır.

 









 

 

 

Mehmet SANCAK





 

“Gün Olur Asra Bedel” ve Kırgızistan’ın Bitmeyen Zamanı

  “Gün Olur Asra Bedel” ve Kırgızistan’ın Bitmeyen Zamanı Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” romanı, yalnızca bir dönemi değil, bir h...