19 Mayıs 2019 Pazar

KERVAN YOLUNDA BİR DURAK:KAVGA DÜZÜ

KERVAN YOLUNDA BİR DURAK:KAVGA DÜZÜ

( Tarihi Kervan yolu duraklarından Kavga düzü)



Karadeniz bölgesi her zaman coğrafyası ve tabiatından dolayı ilgi noktası olmuş ve bu bölgede en dikkat çekici şehirlerden bir tanesi  gerek tarihsel ve ticari anlamda Trabzon şehri olmuştur. Antik dönemden itibaren özellikle deniz ticareti yoğun bir şekilde kullanılmış bu bölgeye Anadolu ve Kafkasya coğrafyasından bir çok Kervan ve halklar kullanmıştır.  Trabzon Şehrinde Özellikle Osmanlı zamanında yoğunlukla kullanılan bir ticaret bölgesi vardır ki halen daha işlevini yürütmektedir. Bugün Trabzon-Sürmene sahilinden başlayarak Bayburt güzergahı ve Erzurum’a devam eden Kervan yolu Osmanlı devrinde en yoğun kullanılan Ticaret güzergahlarından birisiydi.
Bu Tarihi yol gerek Dede Korkut hikayelerinde gerekse Evliya Çelebi seyahatnamesinde konu alınmıştır. Kervan yolu sadece ticari faaliyetlerde değil aynı zamanda askeri anlamda da önemli bir konuma sahip güzergah olmuş ve bu bağlamda I. Dünya savaşında Rus işgaline uğrayan Bayburt ve Trabzon’un İşgal dönemlerinde Osmanlı ordusunun stratejik bir güzergah noktası olmuştur. Sürmene  sahilinden Bayburt noktasına uzanan bu zor coğrafyadaki Kervan yolunun güzergahı 70 km’dir engebeli arazi şartları yolun süresini uzatıyor ve netice itibariyle Kervandakilerin dinlenme ihtiyacı ortaya çıkabiliyordu.
Tamda bu noktada yorulan kervanların dinlenme yeri hanlar oluyordu. Özellikle Selçuklu ticaret ağından bildiğimiz han kültürü Osmanlı zamanında geleneğini doğal itibariyle sürdürmüş, Hanlarda konaklayan yolcuların ihtiyaçlarının giderilmesini sağlamak ve yardımcı olmak için devletin desteği ile beraber 3 gün konaklama ücreti alınmaz ve güvenli ticaret yapmalarını sağlamak için kervan yolu güzergahında kolluk kuvvetlerini bulundururlardı. Kervan yolunda en önemli dinlenme noktası bugün Köprübaşı sınırları içerisinde Yüksek dağların geçiş noktasında 1300 metre rakımdaki Kavga düzü ya da diğer bir adıyla Kahve düzü olarak adlandırılan yerdir.


Bu bölgeye gelen kervanlar en az 20-30 at ile gelir yüklerini indirirdi.Karadeniz bölgesi ve Doğu bölgesinden gelen kervanlar burada yer darlığından dolayı Handa siz kalacaksınız biz kalacağız derken burada kavgaya tutuşulurdu bu yüzden dolayı burasının ismi ‘’Kavga düzü’’ olarak ta adlandırılmıştır. Konaklama yerleri kışın en az kar yağısı alınan bölgelere sıralanmış, Kahve ya da Kavga düzü olarak
adlandırılan konaklama yerlerinden hariç güzergah boyunca Taşlı hanı, Avulot hanı, Köşk hanı gibi hanlarda bulunmaktadır.


( Tarihi Osmanlı hanı)


Karadeniz bölgesinde yapılan hanların diğer bir özelliği de ahşap ve tek katlı yapılmış olmasıydı genellikle 4-9 arası misafir odası şeklinde düzenlenen hanlarda bayan ve bay konaklama odaları da hassasiyet gereği ayrıca düzenlenmekteydi. Alışverişin yapılacağı bir bakkaliyesi de bulunan bu hanların başlarında duran görevli kişi sadece hancılık görevini yürütmüyordu emanetçi ve muhbir görevi de görmekteydi. Kırsal kesimler güvenlik ağını sağlamak sadece kolluk kuvvetlerin yetişebileceği durumda değildi. Zaman, zaman hanlarda konaklayanların bilgisini günler sonra da olsa kolluk kuvvetlerine bildirim sağlayabiliyorlardı. Zorlu ve engebeli bir coğrafyada muhteşem bir doğanın içerisinde bu tarihi kervan yolu 2011 yılında Doğu Karadeniz kalkınma ajansı tarafından projesi hazırlanarak Turizme kazandırılması amaçlanmıştır. Yüzyıllardır süren bu kültürel miras bugün araç yoluyla rahatlık ziyaret edilebilecek ve gezilebilecek noktadır. Saklı ve gün yüzüne çıkmamış miraslarımız bu coğrafya’da tekrardan hatırlanmak ve sahip çıkılmasını beklemektedir, eğer bir gün yolunuz bu bölgeye düşerse mutlaka Tarihi kervan yolu güzergahını dolaşın ve bugün halen daha aktif olan hanlarda çayınızı yudumlarken tarihi hissetmeye çalışın.





Mehmet SANCAK

24 Nisan 2019 Çarşamba

BURSA BİR VAKIF ŞEHRİDİR




Allah yaratmış olduğu kullarına kendisine iman ettikten sonra salih amel işlemeyi emretmiştir. Salih amel işlemenin en çok tavsiye edilenlerden biri de kişinin sahip olduğu mallardan başkalarının istifade etmesini sağlamaktır. Zira insanlar mal mülk sahibi olma konusunda eşit değildirler. Çalışarak zengin olmak mümkündür, ama bu her zaman geçerli değildir. İnsanoğlu bir anda sahip olduğu bütün servetini kaybedebilir. Yani her an başkasına muhtaç duruma düşebilir. İslamiyet bu durumlarda başkalarına yardım etmeyi emretmiş ve bu durum ; zekat, fitre, sadaka gibi kavramlarda ifade edilmiştir. Bu yardım kurumları İslam’daki asgari yardım durumlarını ifade etmek için kullanılmıştır.

   Kur’an’da hayır işlemek ve insanlara faydalı olmakla ilgili bazı ayetler Şunlardır:

‘’ Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda Harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.’’ (Al-i imran Suresi,92.)

‘’İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.’’( Maide suresi 2.)

 



    Fetih ve Gazalarla Gelişimini tamamlayan  Osmanlı Devleti Bir taraftan da Şehri İmar etmesi gerekiyordu. Bunun için en önem verdiği müessese Şüphesiz vakıflardı.
Feth edilen yerlerde şehri yenileştirerek kültürel dokusunun değiştirilmesi ve Müslüman kimliğine bürünmesi Vakıflar aracılığıyla inşa edilen yapılar sayesinde hızlandırılmıştır. Müslüman bir şehrin kimliğinin başlıca unsuru olan camiyi merkeze koyan bu yapılaşma faaliyeti, cami etrafında çeşitli sosyal donatılardan oluşan imaret siteleri-külliyeler teşkil ederek şehrin yeni bir ruh ve mana kazandırmıştır.
Bursa’nın 1326 tarihinde Osmanlılar tarafından fethedilmesiyle beraber şehirleşme açısından önemli gelişmeler yaşanmış ve buna bağlı olarak vakıfların yaygınlaşması da bu tarihten itibaren olmuştur. Bursa Feth edildiği tarihte Bursa’nın bugün ki sur içi denilen bölgeden başka yerleşim yer bulunmamaktaydı. Şehir Osmanlının fethi ile artık yeni bir şekil almaya başlayacaktı Surdan dışarıya doğru genişletme söz konusu olacaktır. İlk olarak Hamam yapıları ile şehir ihya olmaya başlanmıştı. Şehiri mimari eserler olarak Camiler,Hanlar,İmarethaneler,Medreseler inşa etmeye başlamışlardı. Orhan Gazi fethettiği Bursa’da Çeşme cami ve birçok eseri vakıf bünyesinde gerçekleştirmiştir. Ancak Bursa’nın Vakıf eserleriyle süslenmesi Osmanlı’nın balkan seferlerinden sonra daha’da artmaya başlamıştır.Murad Hüdavendigar Balkanlardaki seferlerden esir aldığı bazı gayrımüslümleri Muradiye semtine yerleştirirken vakıf anlayışı ile hayata geçirmiştir.
İlk Osmanlı Sultanı Osman Gazi devrinde günümüze kadar gelen belge olmadığından onun kurduğu vakıflar hakkında kesin bir şey söylemek oldukça güç.Ancak Osman Gazi’nin eşi Aporça Hatun’a ait bir vakıf kaydının nüshası günümüze kadar ulaşmıştır.Söz konusu Vakıf kaydında Asporça Hatun Bursa’ya bağlı bazı köyler ile Bursa yakınlarında bulunan Ürün’lüye bağlı kimi yerleri vakfetmiş ve elde edilen gelirden kendisi ve çocuklarının ruhuna Kur’an okunmasunu şart koşmuştur.Burada’da aslında Müslüman olan bir Gayrimüslimün vakıf kültürü noktasında nasıl hayır işleriyle ilgilendiğini görüyoruz.

Padişahlar Bursa’da vakıf yoluyla dinî hizmet yapıları, eğitim-öğretim hizmetlerine ait yapılar, beledî ve sosyal hizmet yapıları kurmuşlardır. Padişahların bu hizmet alanları arasında en çok ilgi gösterdikleri alan, beledî ve sosyal hizmet alanı olmuştur. Vakfiyelere göre üç hizmet alanında toplam 26 yapı kuran padişahlar, dinî hizmet alanında 8, eğitim-öğretim hizmetleri alanında 5, beledî ve sosyal hizmet alanında 13 yapı kurmuşlardır.

Padişahların kurduğu dinî hizmet alanındaki yapılar arasında camiler ve türbeler bulunmaktadır. Yıldırım Camii ve Türbesi , Ulu Cami , Muradiye Camii ve Sultan II. Murad Türbesi, Yeşil Cami ve Yeşil Türbe bu yapıların başlıcalarıdır.

 
                               
Bursa’da ilgili dönemde adı geçen tek darüşşifa olan Yıldırım Darüşşifası’nın bânisi Yıldırım Bayezid’dir. Bu padişah’ın diğer vakıf yapıları arasında, Yıldırım İmareti, bedesten, han, hamam ve su yolu çeşme yer almaktadır. Muradiye İmareti’nin kurucusu olan Sultan II. Murad aynı zamanda Muradiye Hamamı’nın ve Tavuk Pazarı (Yeni Hamam) Hamamı’nın da bânisidir. O Muradiye semtindeki külliyesine su getirmek amacıyla bir de su yolu ve çeşme yaptırmıştır. Geyve Hanı ve Yıldırım Bedesteni’nin batısındaki han ise Sultan Çelebi Mehmed’in vakıfları arasındadır.
XV. yüzyıl Bursa’sının gelişmesinde üçüncü sırayı alan grup ilmiye sınıfıdır. Bu sınıf, toplam 9 yapı kurmuştur. Bunların kurdukları yapılardan 5’i, dinî hizmet yapıları, 3’ü eğitim-öğretim hizmeti yapıları ve 1’i de beledî ve sosyal hizmet yapılarıdır. Görüldüğü üzere ilmiye sınıfının kurduğu yapıların çoğunluğunu biri cami ve dördü de mescid olan dinî hizmet yapıları oluşturmuştur. İlmiye sınıfının kurduğu bu cami ve mescidler şunlardır: Molla Fenari tarafından Bursa’da bina ettirilen Molla Fenari mescidleri (üç adet) ve Molla Yegan adıyla anılan Mevlana Mehmed b. Armağan’ın inşa ettirdiği Molla Yegan Mescidi’dir. Molla Fenari’nin kardeşi olan Molla İsa Bey ise Bursa kalesindeki Kaplıca kapısı içerisinde bir cami yaptırmıştır. Bunlarla birlikte Molla Fenari’nin kurdurduğu Pınarbaşı’ndaki Molla Fenari Medresesi ile Molla Yegan’ın kütüphane vakfını  bu yapılar arasında saymak gerekir. Bursa’da o dönemde yaşayan insanların manevi hayatında önemli bir yeri olan Emir Sultan, daha sonra oluşacak külliyesinin ilk nüvesini kurdurduğu zaviye ile atmıştır.30 Mevlana Şemseddin Fenari’nin torunlarından olan Mevlana Ali Çelebi ise kurduğu aile vakfına gelir getirmek üzere bir hamam yaptırmıştır.
Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde, fethedilen şehirlerin yeniden yapılandırılması, dinî, kültürel, sosyal yardım, ticarî ve ekonomik alanlarda geliştirilmesi genellikle vakıflar yoluyla gerçekleştirilmiş olup Bursa şehri de bu konudaki ilk örneklerden birini teşkil etmiştir.




                                                                                                               MEHMET SANCAK





*Keleş,Hamza. ‘’Vakfiyelere Göre XV. Yüzyılda Bursa’da İmar Faaliyetleri’’. G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 21, Sayı 1, Ankara 2001.


OSMANLININ MİLLET BAHÇESİ:KAĞITHANE






Osmanlı devleti denilince genelde tarihçiler şu şekilde özetlerlerdi; Akl-ı selim, Kalb-i selim ve Zevk-i selim. Medeniyet tasavvuru oluştururken en önemli yapı taşları sadece Savaşlar ve anlaşmalar değildir. Sanatta, mimaride yaşayış şeklinde he zaman Zevk-i selim bir toplum olmuştur. Osmanlı toplumunun yaşandı şeklinde hiç şüphesiz önemli yerlerde Mesire ve dinlenme mekanlarıy dı bunlardan en önemlisi Kağıthane’dir Kağıthane tarihi 626 tarihe kadar gitmektedir. Tarihi kaynaklarda Avarların İstanbul’u kuşatması sırasında Avar hanı birliklerini Kağıthane de konuşlandırmıştır, Daha sonraki yıllarda da Bizans döneminde Kağıthane deresi önemli bir bölge olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman devrinde de şehzadelerin sünnet düğünleri içinde kullanılan bir yer olmuştur.
Kağıthane asıl gelişmesini XVII. yüzyılın ilk yarısında III. Ahmet zamanında Lale devrinde geçirmiştir. Osmanlı tarihinde peyzaj mimarlığı ve bahçe sanatının zirvesi diyebileceğimiz Lale devri  en mükemmel örneklerini Sadabad Sarayı olmak üzere fiskiyeler ve çağlayanlar oluşturulmuş, çeşit çeşit çiçeklerle ama en çok lalelerle donatılmış bununla alakalı Evliya çelebi  ‘’Buradaki lalezar mesiresi’nde Kağıthane lalesiyle meşhur lale-i günegün’den bahsederek lale vakti buraya gelenlerin aklı perişan olur diye yazmıştır. Lale ve Allah kelimelerinin aynı harflerle yazılması, ve ebced değerlerinin aynı olması bu çiçeğe kutsiyet atfedilmesine neden olmuştur.
Doğal bir çayırlık olan Kağıthane Vadi tabanlı su kıyısı olan kordon gibi dere boylarını takip etmesi ile ortaya çıkan bir görünümdeydi. Gürgen, Çınar, kızılağaç, söğüt, ardıç ağaçlarının doğal olarak kümelenmiş vadiyi kuşatan dik sırtlar ve tepeler, maki vb. toplulukları ile kaplı idi. Bodur, yaprağını dökmeyen meşe, funda, defne, ladin, erguvan gibi ağaçların bulunduğu Kağıthane adeta rengarenk bir ormanı anımsatıyordu
 Kağıthane’nin çiçekleri meşhur olduğu kadar tarihi eserleri de meşhurdur Kaynaklara göre 170 tane eserin yapıldığı söylenmektedir. Ancak Patrona Halil isyanın da  120 köşkün yakıldığı söylenmektedir.
Kağıthane’nin eski ismi de esas itibariyle ‘’Sa’dabad’’ ( mutluluk veren mamur yer ) anlamına gelmektedir. Burası sadece Osmanlı toplumun gelerek vakit geçirdiği yerler değildi, elçi kabul törenlerin gibi diplomatik ilişkiler yapılırdı. Osmanlı divan edebiyatının en ünlü şairlerinden olan  Nedim’in şiirlerini ve ünlü bestelerini burada okuduğu bilinmektedir. Lale devrinin en önemli simgelerinden olan Sadabad sarayı 1722 yılında Kağıthane deresi kenarında inşa ettirilmiş Bu saray Osmanlının ilk büyükelçisi yirmisekizinci Mehmet Çelebi’nin paris’ten getirdiği saray ve bahçe planları ile Osmanlı-Acem mimarisinden esinlererek yapılmıştır. Ancak bu yapı Patrona Halil isyanında tahrip edilmiştir.


Daha sonra 1809’da II.Mahmut,1862’de ise Sultan Abdülaziz tarafından aynı alana saraylar inşa ettirilmiştir. Saray mimarisi haricinde Köşk,Cami,Çeşme,köprü gibi birçok mimari eser yapılmıştır.  En güzel örneklerden olan çadır köşkü Sadabad Sarayı ile birlikte III.Ahmet döneminde inşa edilmiş bir seyir köşküdür Ancak daha sonraki yıllarda II.Mahmud harap olan bu köşkü tamir ettirir. Kağıthane içerisinde bulunan başka bir köşkte Sultan Abdülaziz döneminde yaptırıldığı bilinen Koşu köşküdür. Koşu köşkü, Kağıthane’de yapılan meşhur at yarışlarının başlangıç noktasıdır bu yarışlar Sadabad sarayı önünde biterdi.
Kağıthane bölgesinde Osmanlı zerafet ve sanatını yansıtan saray ve köşkler varken camilerde es geçilemezdi 1722 tarihinde Sadabad sarayı ile birlikte yapılan Sadabad cami yine Patrona halil isyanında zarar gören yapılardan olmuştur. Ancak  III. Selim ve II. Mahmut dönemlerinde yeniden inşa ettirilmiştir. Günümüzdeki şeklini ise Sultan Abdülaziz vermiştir .Doğal su kaynaklarının olduğu Kağıthane bölgesinde birçok ta çeşme yaptırılmış Sultan III.Ahmetin Çeşme-i nur,II.Abdulhamit çeşmesi, İmrahor çeşmesi gibi yapılar yine Kağıthane bölgesi hareketlendiren eserler olmuştur. Bu bölgede karakol terfi istasyonu ve sıbyan mektebi gibi yapılarda bulunmaktaydı.
Tanzimat Fermanı’ndan sonra eğlence anlayışımız da değişmeye başlamıştı. Müzik aletlerine Batı kökenli piyano ve flütün katılması ile umuma açık yerlerde kadın-erkek bir arada yapılan eğlenceler ilk bakışta göze çarpan değişikliklerdendir.

Bu asırda Mısır ricali 1850’den sonra, özellikle Boğaziçi’nde düzenledikleri eğlencelerle Batılı yaşamın taşeronu olmuşlardı. Bunların Boğaziçi’ndeki geniş ve müreffeh yalılarda-köşklerde masalsı âlemler düzenlemeleri ve bu âlemlerdeki israf, bir yerde zenginin zengine kibri-azameti olarak görülebilir. 19. asrın sonlarında giderek halk da bunlara uymuştu. Kahvehaneler, gece kulüpleri, sinema ve tiyatro binalarına da bu asırda rastlayabiliriz. Özellikle tiyatronun, kültürel hayatımızda ve zihnî dönüşümde belirgin tesirleri olmuştu. Bu asırda; meyhane ve gazinolarda âlem-i âb tesmiye edilen içki tüketiminin oldukça arttığını görüyoruz. İçkili eğlenceler daha çok batılı hayatın yaşandığı Beyoğlu gibi muhitlerdeki meyhanelerde ve mesire alanlarında küçük gruplar hâlinde yapılırdı. Daha sonraları kendimize mahsus bir hayattan beslenen eğlenceler gittikçe azalmış, cemiyet hayatımızdaki değişme-bozulmayı müteakip eğlencelerimiz de faydadan hâlî hâle gelerek âdeta kendi kendimizle beraber etrafımızdaki her şeyi tüketir bir mâhiyet arz etmeğe yüz tutmuştu.
MEHMET SANCAK

25 Mart 2019 Pazartesi

AVRUPA’LI SEYYAHLARIN GÖZÜNDEN OSMANLI CAMİLERİ



Batılı seyyahlar çoğu zaman Osmanlı coğrafyasını ulaşılmayan bir merak konusu olarak görmüşlerdir. Çünki kendi medeniyetlerinden farklı bir yaşantı tarzı ve Şehirler her zaman Batılıları bu coğrafyalara çekmiştir .Ancak birçok seyyah Oryantalist bir bakış açısı ile İslam coğrafyasına ön yargılı bakanların yanı sıra Osmanlı coğrafyasını olduğu gibi aktaran ve Osmanlı yaşantısından örnekleri özenerek anlatan seyyahlarda bulunmaktadır. Bunlardan en dikkat çeken unsurlardan bir tanesi İslam medeniyetinin ortaya koymuş olduğu camiler olmuştur.
1698-1700 yılları arasında İzmir’de bulunan Edmund D.Chishull adlı İngiliz seyyah Manisa’da gördüğü camilerin özelliklerini anlatmıştır. Onun söylediğine göre; her caminin önünde ortalarımda Şadırvan olan muazzam birer avlu ve bu avluları çevreleyen üç yanda, dindar Türkler için hücreler bulunmaktadır. Camilerin ön cephelerinin süslenmiş olduğu anlatan chishull, Türklerin camilere girerken ayakkabılarını çıkardığınıve camiye öyle girdiğini söylemektedir. İçeride bulunan Kuranı kerimlerin gayet sanatkarane yaldızla yazılmış rakamları dua kitaplarını incelediğini, Pencerelerin  harikulade güzel renkli camlarla donatılmış olduğunu caminin içinde çiçek nakış ve dinsel ayetlerle süslenmiş olduğunu ifade ederek hayranlığını ifade etmektedir.
1874 yılında Payitaht istanbulda gelen ünlü seyyahlardan biriside   Edmondo De Amıcıs’dir. Amıcıs Piyalepaşa’dan Eyüp çevresindeki siluetten bahsederken Saray tepesine kadar bütün Altın boynuz ile bütün İstanbul’un görüldüğü harabe haline gelmiş bulunduğunu Dört mil boyunca uzanan  bahçeler, Camilerin bir yer yüzü cenneti olduğunu söylemektedir.Amıcıs Piyale paşa camisi ile ilgili Piyale paşa camisinin avlusunda dinlendiğini ‘’altı zarif kubbesi, kemerleri ve sütunlarlarla çevrilmiş bir avlusu ince bir minaresi ve dev gibi selviler olan beyaz bir camidir.’’ Diye tasvir eder. Seyyah civardaki evlerin hepsi kapışı, sokaklar boş camilerin bile avlusunun boş olduğunu söylemektedir. Ancak Öğle vaktinde yoğun bir kalabalığın olduğunu Müezzinin şerefelere çıktığını ve vakit namazlarını tüm insanlara duyurduğunu ifade eder.Amıcıs ezanla alakalı şu itirafta bulunmaktadır ‘’Hiçbir Çan sesi ruhuma bukadar tesir etmemiştir.’’sözlerini söylemiştir.
1814 Temmuz ayında Varşova’dan Osmanlı topraklarına gelen Edward Raczynski Özellikle  Antik eserleri tanımaka ve aramak maksadıyla İstanbul ve Çanakkaleye gelmiştir. İstanbulda Sultan Ahmet camisini gezen seyyahın özellikle Avludaki büyük çınar ağaçları dikkatini çekerek manzaraya mehak vermediğini söylemektedir. Ancak yazar Süleymaniye ve sultan Ahmet camilerini Ayasofya’nın bir taklidi olarak görür.
İngiliz Seyyahlardan Wittman 1799 yılında istanbula seyahate gider.Wittman İstanbulda çok sayıda cami olduğunu bunlardan en önemlilerden birisinin Ayasofya olduğunu önemli kutlamaların burada gerçekleştiğini Wittman camilerdeki minareleri ise çok enteresan bir şekilde mumlara benzetmektedir.

XIX.yüzyılın sonlarında Türkiye’ye seyahat eden gezgin Spry İstanbul’da gezerken pazardan çıkıp sultan II.Beyazıt Camiinde gittiğini ve ramazan ayında olduğunu bildirirken sonra bu caminin içine gizlice baktığını bildirmiştir. Gezgin caminin avlusundaki çeşmede abdste alan namaza hazırlanan kalabalık insanlar gördüğünü caminin oldukça süslü olduğunu bildirmektedir.


MEHMET SANCAK

William of Rubruck’un Orta Asya ve Kırgızistan Coğrafyasına Dair Seyahatleri

 William of Rubruck’un Orta Asya ve Kırgızistan Coğrafyasına Dair Seyahatleri                                                               ...