21 Kasım 2022 Pazartesi

İbn Battuta Anadolu’da

 



Seyahat etmek; farklı kültürleri, şehirleri tanıma, daha önce görmediğimiz örf, adet ve gelenekleri görme imkanı sağlar. İnsanlık tarihine baktığımız zaman seyahat etmek insanlara hep cazip gelmiştir. Kimisi ticaret, kimisi diplomatik ilişkiler için kimileri ise farklı kültürleri tanımak içindir. Ancak her seyahat eden her kişi seyyah değildir. Seyyah olmak ayrı bir tecrübe bilgi, birikim gerektirmektedir.

Tarihte önemli seyyahlardan birisi de hiç şüphesiz 1304 senesinde Fas’ın Tanca şehrinde dünyaya gelen İbn Battuta’dır.

İbn Battuta Ortaçağ'daki Müslüman seyyahların en büyüğü olarak ifade edilir. Bir kısım şarkiyatçının da itiraf ettiği gibi eskiden Ortaçağ'ın en büyük seyyahı kabul edilen Marco Polo'nun bir numaralı rakibidir. Marco Polo'dan çok daha geniş bir alanı gezmesi ve üç kıtada en önemli kültür merkezlerine ulaşması münasebetiyle onu geride bırakmıştır. Kaldı ki İbn Battuta, gezdiği birçok ülkede toplumsal yaşama karışmış, evlilikler yapmış ve anılarını hiçbir kuşkuya yer bırakmadan güvenilir birine yazdırmıştır. Oysa Marco Polo’nun eselerinde hayal üstü anlatımlara sıkça rastlarsınız.  İbn Battuta'nın tüm gezileri hesap edildiğinde karşımıza 73.000 (73 bin) mil gibi dudak uçuklatan bir yol mesafesi çıkar. Bu geziler yaklaşık yirmi dokuz yıla tekabül etmektedir.

Battuta, seyahatnamesinde Türkiye’den de oldukça ilgili ile bahsetmiştir. Şam’dan bir Ceneviz gemisiyle on günlük bir yolculukla Alanya’ya gelen seyyahımızın Türkiye macerası başlar. Seyahatnamesindeki şu cümleler ilgi çekicidir;

“Rum diyarı diye bilinen bu ülke, dünyanın belki en güzel memleketi! Allah Teâlâ güzellikleri öbür ülkelere ayrı ayrı dağıtırken burada hepsini bir araya toplamış! Dünyanın en güzel insanları, en temiz kıyafetli halkı burada yaşar ve en leziz yemekler de burada pişer. Allah Teâlâ’nın yarattığı kullar içinde en şefkatli olanlar, buranın halkıdır. Bu yüzden şöyle denilir: ‘Bolluk ve bereket Şam diyarında, sevgi ve merhamet ise Rum diyarında!"

İbn Battuta, Anadolu toprakları için ‘’Rum Diyarı olarak bilinen Türk toprağı’’ tanımını yapmaktadır.



Bu toprakların eskiden Rumlar’a ait olduğunu belirten İbn Battuta, Müslümanların burayı İslâmlaştırdığını ve Müslümanların himayesinde Hristiyanların yaşadığını ifade etmektedir. Alanya’ya indikten sonra kara yoluyla Antalya’ya geçen seyyahımız bugün Kaleiçi olarak günümüze kadar gelen mahalleye uğrar ve şu ifadeleri kullanır.

“Gerek planı gerek düzenliliği ile diğer ülkelerdeki benzerlerinden daha üstün bir durumda. Ahali içindeki taifeler ayrı ayrı mahallelere yerleşmiş. Hıristiyan tüccarlar "mînâ" [=liman] adıyla anılan semtte oturmaktadırlar. Bu mahallenin çevresini büyük bir duvar kuşatmakta. Cuma vakti ve her gece bu duvarın kapıları kapalı tutulmaktadır.”

Şehir merkezinde bir Cuma Câmii, medrese, pek çok hamam gördüğünü ifade ederek gayet düzenli planıyla kalabalık ve zengin çarşılar bulunduğunu da eklemektedir. Ardından Muğla şehrine uğrayan Battuta, burada şeyh efendilerden birinin tekkesinde konakladığını Şeyh’in iyi kalpli, cömert bir kişi olduğunu ve kendisine sürekli ikramlarda bulunduğunu övgü ile anlatmaktadır. Yoluna Milas üzerinden Konya’ya doğru devam eden seyyahımız Konya şehri ile alakalı:

“Kûnya büyük ve güzel bir şehir. Meyvesi boldur. Sayısız nehir ve çayları, eşsiz bahçeleri var. Burada daha önce bahsettiğimiz kamaruddîn denilen kayısı türü yetiştirilir, Mısır ve Suriye’ye ihraç edilir. Şehrin caddeleri geniş, çarşıları da muntazam ve şirin. Her zanaatın erbabı çarşıda belirli bir yerde toplanmıştır. Buranın Büyük İskender tarafından kurulduğuna dair söylentiler var. Şimdi Karamânoğlu Sultan Bedreddîn’e ait şehirlerden biridir.” der ve özellikle ilim kültüründen ve Mevlanadan bahsetmeden geçmez.






Konya’dan sonra Karaman, Aksaray, Kayseri gibi çeşitli Anadolu şehirlerine uğrayarak Sivas’a geçen Battuta, şehrin pek düzenli ve bakımlı olup geniş caddelere sahip olduğunu ifade ederek çarşıların fevc fevc insanla dolup taşıdığını da ekler. Sivas’taki ahilik kültürü ile alakalı önemli bilgiler veren Battuta, şunları İfade etmektedir;

“Şehre yaklaştığımız zaman bizi Ahı Bıcakcî [=Bıçakcı] Ahmed’in yoldaşları karşıladı. Bunlar, kimi yaya, kimi atlı olup kalabalık bir grup hâlindeydiler. Onlardan sonra Ahı Çelebi’nin yoldaşları çıktı karşımıza. Ahı Çelebi, ahıların ileri gelenlerinden olup rütbece Bıcakcî’dan üstündür. Bunlar kendilerinde misafir olmamı istedilerse de ilk gelenlerin önceliği ve ricasından ötürü bu isteği yerine getirmek mümkün olmadı. Beraberce şehre girdik. Hepsi de misafir ağırlamakla övünüyorlar.”

 

İbn Battuta, Anadolu’da daha birçok şehre uğramıştır Yolunu düşürdüğü en önemli şehirlerden birisi de Bursa’dır. Bursa’da Osmanlı Devleti’nin kurucularından olan Orhan Gazi’ye denk geldiğini anlatmaktadır.

14.yüzyılda Anadolu’daki şehirlerle alakalı önemli bilgiler veren İbn Battuta, gezisine Sinop üzerinden Kırım’a doğru devam eder.

Mehmet Sancak








11 Haziran 2022 Cumartesi

ALİYA İZZETBEGOVİÇ’E GÖRE İŞÇİ SINIFI

 


ALİYA İZZETBEGOVİÇ’E GÖRE İŞÇİ SINIFI

 

İnsanoğlu var olduğu ilk günden itibaren kendisini hep bir çalışma ortamının içerisinde bulmuştur. İnsanlar fizyolojik olarak ihtiyaçlarını karşılamak, ya da daha fazla çalışarak refah bir hayat sürmek için hayatın doğası gereği bunu yapmak mecburiyetindedir. 18.Yüzyıldaki Sanayi devrimine gelene kadar Tarım toplumu olarak hayatlarını idame ettiren İnsanoğlu artık bu Tarihten sonra farklı bir kimliği bürünecekti. ‘’İşçi Sınıfı’’ bu kimlik insanların bin yıllardır gelen yapı kodlarını kökten değiştirmiş olacaktı. Bu hadise ile beraber batı dünyası yenir bir üretim, çalışma ve yaşam biçimi geliştirmiştir. İngiltere’de ortaya çıkan ve daha sonrası avrupa ve tüm dünya’ya yayılarak İnsanların Kırsaldan Şehre hızla göçüne neden olacaktı. Bu sanayileşme  ucuz iş gücü, Çocuk işçi ve Kadın işçileri beraberinde getirdi ve en acısı Sömürgeciliğin sistematikleşitirmesini.

20.Yüzyılın en önemli düşünür ve liderlerinden olan Aliya İzzetbegovic’de  Doğu-Batı arasında İslam kitabında bu kısma değinmiştir.

‘’Şehrin bir ürünü olarak işçi sınıfı ve salt uygarlığın, yani muhtevasında en az kültür bulunan uygarlığın menfi etkisinden en büyük ölçüde müteessir olduğunu fabrikaların şahsiyeti duygusuzlaştırdığını ve baskı altına aldığını’’ ifade eder. Aliya’nın bu ifadelerini günümüz sanayi şehirlerine baktığımız zaman daha net görebiliyoruz. Fabrikalarda çalışan insanlar mesai yoğunluğundan ailesi ve kendisine ayıracağı zamanı çalmaktadır. Aliya’nın ‘’Şahsiyeti duygusuzlaştırma‘’ ifadesi ise üzerine çokça düşünülmesi gereken bir kavramdır.

‘’Kapitalist ekonomiyi yer yer sarsan grevlerin hemen hemen hepsinin istisnasız bir ekonomik mahiyeti vardır. Böyle grevler Ücretlerin arttırılmasını öngören anlaşmalarla sona erer. Ekonomik gelişmenin süreci işçi sınıfının maddi bakımdan yoksullaştırılmasına doğru seyretmediğinden ,  bu sınıf her yerde sınıf kavgası yerine toplumdaki muarız gruplarla sınıf barışı için gereken şartlarla ilgili uzlaşma yolunu aldığını’’ ifade eden Aliya yazısına Şöyle devam eder;

‘’işçi sınıfı klasik şekli, yani ezilen fabrika proleterlerinin sınıfı Marx’ın gördüğü ve ‘’kendi kendini bertaraf edinceye kadar baki kalacağını telakki ettiği gibi ancak muvakkat idi. Fiziki iş peyderpey büyük otomatize sistemlerin kontrol ve idaresine doğru kayıyor. Bu itibarla ilim ve tekniği gelişmesi, ’’üretim vasıtalarının geliştirilmesi’’ işçi sınıfının hakimiyetine değil’’ . Aksine sınıf olarak peyderpey bertaraf edilmesine yol açmıştır. Bu gelişme iktidarı el işçisine devretmiştir. Gelişme, sadece üretimin ağırlık merkezini ve hatta onun sosyal etkisini yavaş yavaş teknik uzmanlara aktarmıştır. Böylece idealizm ve İnkılapçı romantizmin son izleri de kaybolmuş  oluyor. Akılcı ve Ruhsuz bir iktidar olan teknokrasi, Tutarlı bir uygarlığın son ifadesi olarak sahneye çıkar.’’ İfadeleri ile tamamlar.

 

Sonuç olarak günümüzde Sanayi Devrimi’nin biçimlendirdiği dünyada yaşıyoruz, Daha çok çalışan, daha çok tüketen ve harcayan Hayatlarımızı düşüncelerimizi bu devrimin çizdiği çerçeve içinde yaşamaya çalışıyoruz. İşçi Sınıfının getirmiş  olduğu bugün ki toplum yapısı toplumsal konularda hissizleşmiş Kültür ve Sanat anlamında kendisini geliştirmeye vakit ayıramayacak bir hale gelmiştir.

 

Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir
kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa
yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa
o şehirden öcalmanın vakti gelmiş demektir

Duygular paketlenmiş, tecime elverişli
gövdede gökyüzünü kışkırtan şiir sahtedir
gazeteler tutuklamış dünya kelimesini
o dünyadan, o şiirden öcalmalı demektir

Ölüm gelir, ölüm duygusuna karşı saygısız
ve zekâ babacan tavrıyla tiksinti verir
söz yavan, kardeşlik şarkıları gayetle tıkız
öcalınmazsa çocuklar bile birden büyüyebilir

Yargı kesin: Acı duymak ruhun fiyakasıdır
kin, susturur insanı; adına çıdam denir
susulunca tutulan çetele simsiyahtır
o siyah öcalmakcasına gür ve bereketlidir

 

/ İsmet Özel


*Resim: Diego Rivera-“Detroit Savaşı”




Mehmet SANCAK

 

 


24 Nisan 2022 Pazar

KAPANDI YILLANMIŞ YARA

 


"Habu işlere bu kadar ilgileneceğine ders çalışsan Profesör olmuştun e oğlum"


Çocukluk ve     gençlik yıllarımın ilk başlarında her günümüz ve saatimiz Trabzonspor olunca böyle söylerdi annem bana.

Trabzonlu bir aile olarak 90'lı yılların sonunda Bursa'ya göç edince Memleket sevdasını ve Özlemini doğal olarak Trabzonspor etrafında yaşıyorduk.

Metropol bir sehirde Sokaklarda,Okulda,Sınıfta Trabzonspor'u tutanların azinliğını görünce istemsizce daha da bağlanmıştık bu takıma,

Öyle ya, herkes hiçbir bağlantısı olmasa da İstanbul takimlarini Tutuyordu yani "Güçlü" olanı.

Ortaokul ve Lise yıllarımda Haftasonu galip geldiğimiz an göğsümüzü gere gere Okula gider haklı gururunu yaşardim, Yenildigimizde ise okul yolu çok uzak gelirdi bana.

Bu Gurbet psikoloji ben ve birçok kişide olduğu gibi farklı bir bağ kurdurdu takım üzerinde.

En son babalarımızın Gördüğü şampiyonluk coşkusunu Bir türlü biz görmemiştik.

Bir şekilde Masa başında kaybettiğimiz,Sevinçlerimizi kursağımizda bıraktıkları yıllar yaşadık.

Hani O,Taraftarımızın yazdığı şiirde olduğu gibi;

"81 il var ülkemde ve biri hariç hepsinde şampiyonluğu kutluyor sokaklar. bizim mahalle bekliyor, bizim sokaklar, bizim uşaklar... o kupayı hasretle, özlemle bekliyor. rica ederim! sıkılmadık, bıkmadık. çünkü hasret arttıkça özlem kavuşmalar daha öte olur biliyoruz.

Sizlere bir sır daha vereyim. biz, yani bordo mavi yürekler bir gün yeniden şampiyonluğun öyküsünü yazacağız. en ötesini yaşayacağız kavuşmaların. o gün karadeniz taşacak, toprak bordo kokacak, yağmur mavi yağacak, "


İşte biz hep yıllarca bekleyen o "Uşaklar" olduk.


Her seneye "Bu sene o Sene" diye başlayarak Husranlar,Husranlar...


"Ama Şimdi O deniz 38 yıl sonra yarıldı. sadece bize içinden yürümek kaldı." dediğimiz döneme geldik.

Rüya gibi,Hayal gibi geliyor 

Çünkü ulaşılmaz,Varılamaz denilen Kupa'ya varıyoruz.

Trabzonspor bizim için çoğu zaman kuru bir Taraftarliktan ziyade bir duruş,ideoloji ve fiktiryattir.

Nitekim Türk şiirinin Önemli Temsilcilerinden İsmet Özel'in 90'lı yıllarda yazmış olduğu "Küçük İbo neden Trabzonsporlu" adlı köşe yazısında bunu açıklıyor.

 

"Trabzonspor taşralı olmaktan gelen ezikliğin, merkez karşısında ikinci derecede veya gölgede bırakılmış olmaktan sıyrılmak isteyen kompleksli yaranma tutumunun değil, otantik inisyatifin sembolüdür. Trabzonspor'la birlikte desteklenen şey ihmale uğramışların başarıya olan özlemleri değil, kendilerinde cevher bulunduğuna inananların inisyatifi elden bırakmama kararlılığıdır. Küçük İbo bunu "Kümeye de düşse (Küme düşse de demek istiyor) sapına kadar Trabzonsporlu" kalacağını söyleyerek dile getiriyor.


Çocukluktan henüz çıkma aşamasında bulunan bir Urfalı'nın Trabzonspor taraftan olmasını tesadüfi bir olay sanmayınız. Türkiye topraklarında bazı yöreler, bazı vilâyetler var ki bunlar ülke insanlarına özgü kültürel bütünlüğün dinamosu işlevi görür. Benim tespitlerime göre bunlar: Urfa, Trabzon, Konya, Balıkesir vilâyetleridir. Bu vilâyetler Anadolu topraklarının şimdiye kadar uğradığı sarsıntılar sırasında yeniden derlenip toparlanmayı temin edecek gücün doğmasını beklemektense felâket karşısında kendi gücünü harekete geçirmek üzere duruma derhal el koymanın ruhî kabiliyetini aralıksız hazır bulundurdular. Bu vilâyetlerin yerli (ve yerlileşmiş) insanları ülke bütünlüğünün değerini kendi bütünlükleriyle eş tuttukları için mahallî özelliklerini kaybettikleri taktirde Türkiye'nin kimlik kaybı hususunda uğrayacağı zararın ne kadar büyük olduğuna dair derin bir bilinç taşıdılar. Mahallî özelliklerine sahip çıkma (hemşehrilik vs.) bakımından benim yukarıda saydığım dört vilâyeti geride bırakacak bir çok yöre zikredilebilir. Fakat benim andığım vilâyetlerin mahallî özelliklerinin eksenini "otantik inisyatif" teşkil ediyor. Bu bakımdan Urfa, Trabzon, Konya, Balıkesir vilâyetlerini Türkiye'nin hayırlı bir gelecek arayışında hazır maya saymalıdır."








25 Nisan 2022 

(Hasrete 5 gün kala)

Mehmet Sancak 

Sivas

William of Rubruck’un Orta Asya ve Kırgızistan Coğrafyasına Dair Seyahatleri

 William of Rubruck’un Orta Asya ve Kırgızistan Coğrafyasına Dair Seyahatleri                                                               ...