19 Mayıs 2019 Pazar

KERVAN YOLUNDA BİR DURAK:KAVGA DÜZÜ

KERVAN YOLUNDA BİR DURAK:KAVGA DÜZÜ

( Tarihi Kervan yolu duraklarından Kavga düzü)



Karadeniz bölgesi her zaman coğrafyası ve tabiatından dolayı ilgi noktası olmuş ve bu bölgede en dikkat çekici şehirlerden bir tanesi  gerek tarihsel ve ticari anlamda Trabzon şehri olmuştur. Antik dönemden itibaren özellikle deniz ticareti yoğun bir şekilde kullanılmış bu bölgeye Anadolu ve Kafkasya coğrafyasından bir çok Kervan ve halklar kullanmıştır.  Trabzon Şehrinde Özellikle Osmanlı zamanında yoğunlukla kullanılan bir ticaret bölgesi vardır ki halen daha işlevini yürütmektedir. Bugün Trabzon-Sürmene sahilinden başlayarak Bayburt güzergahı ve Erzurum’a devam eden Kervan yolu Osmanlı devrinde en yoğun kullanılan Ticaret güzergahlarından birisiydi.
Bu Tarihi yol gerek Dede Korkut hikayelerinde gerekse Evliya Çelebi seyahatnamesinde konu alınmıştır. Kervan yolu sadece ticari faaliyetlerde değil aynı zamanda askeri anlamda da önemli bir konuma sahip güzergah olmuş ve bu bağlamda I. Dünya savaşında Rus işgaline uğrayan Bayburt ve Trabzon’un İşgal dönemlerinde Osmanlı ordusunun stratejik bir güzergah noktası olmuştur. Sürmene  sahilinden Bayburt noktasına uzanan bu zor coğrafyadaki Kervan yolunun güzergahı 70 km’dir engebeli arazi şartları yolun süresini uzatıyor ve netice itibariyle Kervandakilerin dinlenme ihtiyacı ortaya çıkabiliyordu.
Tamda bu noktada yorulan kervanların dinlenme yeri hanlar oluyordu. Özellikle Selçuklu ticaret ağından bildiğimiz han kültürü Osmanlı zamanında geleneğini doğal itibariyle sürdürmüş, Hanlarda konaklayan yolcuların ihtiyaçlarının giderilmesini sağlamak ve yardımcı olmak için devletin desteği ile beraber 3 gün konaklama ücreti alınmaz ve güvenli ticaret yapmalarını sağlamak için kervan yolu güzergahında kolluk kuvvetlerini bulundururlardı. Kervan yolunda en önemli dinlenme noktası bugün Köprübaşı sınırları içerisinde Yüksek dağların geçiş noktasında 1300 metre rakımdaki Kavga düzü ya da diğer bir adıyla Kahve düzü olarak adlandırılan yerdir.


Bu bölgeye gelen kervanlar en az 20-30 at ile gelir yüklerini indirirdi.Karadeniz bölgesi ve Doğu bölgesinden gelen kervanlar burada yer darlığından dolayı Handa siz kalacaksınız biz kalacağız derken burada kavgaya tutuşulurdu bu yüzden dolayı burasının ismi ‘’Kavga düzü’’ olarak ta adlandırılmıştır. Konaklama yerleri kışın en az kar yağısı alınan bölgelere sıralanmış, Kahve ya da Kavga düzü olarak
adlandırılan konaklama yerlerinden hariç güzergah boyunca Taşlı hanı, Avulot hanı, Köşk hanı gibi hanlarda bulunmaktadır.


( Tarihi Osmanlı hanı)


Karadeniz bölgesinde yapılan hanların diğer bir özelliği de ahşap ve tek katlı yapılmış olmasıydı genellikle 4-9 arası misafir odası şeklinde düzenlenen hanlarda bayan ve bay konaklama odaları da hassasiyet gereği ayrıca düzenlenmekteydi. Alışverişin yapılacağı bir bakkaliyesi de bulunan bu hanların başlarında duran görevli kişi sadece hancılık görevini yürütmüyordu emanetçi ve muhbir görevi de görmekteydi. Kırsal kesimler güvenlik ağını sağlamak sadece kolluk kuvvetlerin yetişebileceği durumda değildi. Zaman, zaman hanlarda konaklayanların bilgisini günler sonra da olsa kolluk kuvvetlerine bildirim sağlayabiliyorlardı. Zorlu ve engebeli bir coğrafyada muhteşem bir doğanın içerisinde bu tarihi kervan yolu 2011 yılında Doğu Karadeniz kalkınma ajansı tarafından projesi hazırlanarak Turizme kazandırılması amaçlanmıştır. Yüzyıllardır süren bu kültürel miras bugün araç yoluyla rahatlık ziyaret edilebilecek ve gezilebilecek noktadır. Saklı ve gün yüzüne çıkmamış miraslarımız bu coğrafya’da tekrardan hatırlanmak ve sahip çıkılmasını beklemektedir, eğer bir gün yolunuz bu bölgeye düşerse mutlaka Tarihi kervan yolu güzergahını dolaşın ve bugün halen daha aktif olan hanlarda çayınızı yudumlarken tarihi hissetmeye çalışın.





Mehmet SANCAK

24 Nisan 2019 Çarşamba

BURSA BİR VAKIF ŞEHRİDİR




Allah yaratmış olduğu kullarına kendisine iman ettikten sonra salih amel işlemeyi emretmiştir. Salih amel işlemenin en çok tavsiye edilenlerden biri de kişinin sahip olduğu mallardan başkalarının istifade etmesini sağlamaktır. Zira insanlar mal mülk sahibi olma konusunda eşit değildirler. Çalışarak zengin olmak mümkündür, ama bu her zaman geçerli değildir. İnsanoğlu bir anda sahip olduğu bütün servetini kaybedebilir. Yani her an başkasına muhtaç duruma düşebilir. İslamiyet bu durumlarda başkalarına yardım etmeyi emretmiş ve bu durum ; zekat, fitre, sadaka gibi kavramlarda ifade edilmiştir. Bu yardım kurumları İslam’daki asgari yardım durumlarını ifade etmek için kullanılmıştır.

   Kur’an’da hayır işlemek ve insanlara faydalı olmakla ilgili bazı ayetler Şunlardır:

‘’ Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda Harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.’’ (Al-i imran Suresi,92.)

‘’İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.’’( Maide suresi 2.)

 



    Fetih ve Gazalarla Gelişimini tamamlayan  Osmanlı Devleti Bir taraftan da Şehri İmar etmesi gerekiyordu. Bunun için en önem verdiği müessese Şüphesiz vakıflardı.
Feth edilen yerlerde şehri yenileştirerek kültürel dokusunun değiştirilmesi ve Müslüman kimliğine bürünmesi Vakıflar aracılığıyla inşa edilen yapılar sayesinde hızlandırılmıştır. Müslüman bir şehrin kimliğinin başlıca unsuru olan camiyi merkeze koyan bu yapılaşma faaliyeti, cami etrafında çeşitli sosyal donatılardan oluşan imaret siteleri-külliyeler teşkil ederek şehrin yeni bir ruh ve mana kazandırmıştır.
Bursa’nın 1326 tarihinde Osmanlılar tarafından fethedilmesiyle beraber şehirleşme açısından önemli gelişmeler yaşanmış ve buna bağlı olarak vakıfların yaygınlaşması da bu tarihten itibaren olmuştur. Bursa Feth edildiği tarihte Bursa’nın bugün ki sur içi denilen bölgeden başka yerleşim yer bulunmamaktaydı. Şehir Osmanlının fethi ile artık yeni bir şekil almaya başlayacaktı Surdan dışarıya doğru genişletme söz konusu olacaktır. İlk olarak Hamam yapıları ile şehir ihya olmaya başlanmıştı. Şehiri mimari eserler olarak Camiler,Hanlar,İmarethaneler,Medreseler inşa etmeye başlamışlardı. Orhan Gazi fethettiği Bursa’da Çeşme cami ve birçok eseri vakıf bünyesinde gerçekleştirmiştir. Ancak Bursa’nın Vakıf eserleriyle süslenmesi Osmanlı’nın balkan seferlerinden sonra daha’da artmaya başlamıştır.Murad Hüdavendigar Balkanlardaki seferlerden esir aldığı bazı gayrımüslümleri Muradiye semtine yerleştirirken vakıf anlayışı ile hayata geçirmiştir.
İlk Osmanlı Sultanı Osman Gazi devrinde günümüze kadar gelen belge olmadığından onun kurduğu vakıflar hakkında kesin bir şey söylemek oldukça güç.Ancak Osman Gazi’nin eşi Aporça Hatun’a ait bir vakıf kaydının nüshası günümüze kadar ulaşmıştır.Söz konusu Vakıf kaydında Asporça Hatun Bursa’ya bağlı bazı köyler ile Bursa yakınlarında bulunan Ürün’lüye bağlı kimi yerleri vakfetmiş ve elde edilen gelirden kendisi ve çocuklarının ruhuna Kur’an okunmasunu şart koşmuştur.Burada’da aslında Müslüman olan bir Gayrimüslimün vakıf kültürü noktasında nasıl hayır işleriyle ilgilendiğini görüyoruz.

Padişahlar Bursa’da vakıf yoluyla dinî hizmet yapıları, eğitim-öğretim hizmetlerine ait yapılar, beledî ve sosyal hizmet yapıları kurmuşlardır. Padişahların bu hizmet alanları arasında en çok ilgi gösterdikleri alan, beledî ve sosyal hizmet alanı olmuştur. Vakfiyelere göre üç hizmet alanında toplam 26 yapı kuran padişahlar, dinî hizmet alanında 8, eğitim-öğretim hizmetleri alanında 5, beledî ve sosyal hizmet alanında 13 yapı kurmuşlardır.

Padişahların kurduğu dinî hizmet alanındaki yapılar arasında camiler ve türbeler bulunmaktadır. Yıldırım Camii ve Türbesi , Ulu Cami , Muradiye Camii ve Sultan II. Murad Türbesi, Yeşil Cami ve Yeşil Türbe bu yapıların başlıcalarıdır.

 
                               
Bursa’da ilgili dönemde adı geçen tek darüşşifa olan Yıldırım Darüşşifası’nın bânisi Yıldırım Bayezid’dir. Bu padişah’ın diğer vakıf yapıları arasında, Yıldırım İmareti, bedesten, han, hamam ve su yolu çeşme yer almaktadır. Muradiye İmareti’nin kurucusu olan Sultan II. Murad aynı zamanda Muradiye Hamamı’nın ve Tavuk Pazarı (Yeni Hamam) Hamamı’nın da bânisidir. O Muradiye semtindeki külliyesine su getirmek amacıyla bir de su yolu ve çeşme yaptırmıştır. Geyve Hanı ve Yıldırım Bedesteni’nin batısındaki han ise Sultan Çelebi Mehmed’in vakıfları arasındadır.
XV. yüzyıl Bursa’sının gelişmesinde üçüncü sırayı alan grup ilmiye sınıfıdır. Bu sınıf, toplam 9 yapı kurmuştur. Bunların kurdukları yapılardan 5’i, dinî hizmet yapıları, 3’ü eğitim-öğretim hizmeti yapıları ve 1’i de beledî ve sosyal hizmet yapılarıdır. Görüldüğü üzere ilmiye sınıfının kurduğu yapıların çoğunluğunu biri cami ve dördü de mescid olan dinî hizmet yapıları oluşturmuştur. İlmiye sınıfının kurduğu bu cami ve mescidler şunlardır: Molla Fenari tarafından Bursa’da bina ettirilen Molla Fenari mescidleri (üç adet) ve Molla Yegan adıyla anılan Mevlana Mehmed b. Armağan’ın inşa ettirdiği Molla Yegan Mescidi’dir. Molla Fenari’nin kardeşi olan Molla İsa Bey ise Bursa kalesindeki Kaplıca kapısı içerisinde bir cami yaptırmıştır. Bunlarla birlikte Molla Fenari’nin kurdurduğu Pınarbaşı’ndaki Molla Fenari Medresesi ile Molla Yegan’ın kütüphane vakfını  bu yapılar arasında saymak gerekir. Bursa’da o dönemde yaşayan insanların manevi hayatında önemli bir yeri olan Emir Sultan, daha sonra oluşacak külliyesinin ilk nüvesini kurdurduğu zaviye ile atmıştır.30 Mevlana Şemseddin Fenari’nin torunlarından olan Mevlana Ali Çelebi ise kurduğu aile vakfına gelir getirmek üzere bir hamam yaptırmıştır.
Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde, fethedilen şehirlerin yeniden yapılandırılması, dinî, kültürel, sosyal yardım, ticarî ve ekonomik alanlarda geliştirilmesi genellikle vakıflar yoluyla gerçekleştirilmiş olup Bursa şehri de bu konudaki ilk örneklerden birini teşkil etmiştir.




                                                                                                               MEHMET SANCAK





*Keleş,Hamza. ‘’Vakfiyelere Göre XV. Yüzyılda Bursa’da İmar Faaliyetleri’’. G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 21, Sayı 1, Ankara 2001.


OSMANLININ MİLLET BAHÇESİ:KAĞITHANE






Osmanlı devleti denilince genelde tarihçiler şu şekilde özetlerlerdi; Akl-ı selim, Kalb-i selim ve Zevk-i selim. Medeniyet tasavvuru oluştururken en önemli yapı taşları sadece Savaşlar ve anlaşmalar değildir. Sanatta, mimaride yaşayış şeklinde he zaman Zevk-i selim bir toplum olmuştur. Osmanlı toplumunun yaşandı şeklinde hiç şüphesiz önemli yerlerde Mesire ve dinlenme mekanlarıy dı bunlardan en önemlisi Kağıthane’dir Kağıthane tarihi 626 tarihe kadar gitmektedir. Tarihi kaynaklarda Avarların İstanbul’u kuşatması sırasında Avar hanı birliklerini Kağıthane de konuşlandırmıştır, Daha sonraki yıllarda da Bizans döneminde Kağıthane deresi önemli bir bölge olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman devrinde de şehzadelerin sünnet düğünleri içinde kullanılan bir yer olmuştur.
Kağıthane asıl gelişmesini XVII. yüzyılın ilk yarısında III. Ahmet zamanında Lale devrinde geçirmiştir. Osmanlı tarihinde peyzaj mimarlığı ve bahçe sanatının zirvesi diyebileceğimiz Lale devri  en mükemmel örneklerini Sadabad Sarayı olmak üzere fiskiyeler ve çağlayanlar oluşturulmuş, çeşit çeşit çiçeklerle ama en çok lalelerle donatılmış bununla alakalı Evliya çelebi  ‘’Buradaki lalezar mesiresi’nde Kağıthane lalesiyle meşhur lale-i günegün’den bahsederek lale vakti buraya gelenlerin aklı perişan olur diye yazmıştır. Lale ve Allah kelimelerinin aynı harflerle yazılması, ve ebced değerlerinin aynı olması bu çiçeğe kutsiyet atfedilmesine neden olmuştur.
Doğal bir çayırlık olan Kağıthane Vadi tabanlı su kıyısı olan kordon gibi dere boylarını takip etmesi ile ortaya çıkan bir görünümdeydi. Gürgen, Çınar, kızılağaç, söğüt, ardıç ağaçlarının doğal olarak kümelenmiş vadiyi kuşatan dik sırtlar ve tepeler, maki vb. toplulukları ile kaplı idi. Bodur, yaprağını dökmeyen meşe, funda, defne, ladin, erguvan gibi ağaçların bulunduğu Kağıthane adeta rengarenk bir ormanı anımsatıyordu
 Kağıthane’nin çiçekleri meşhur olduğu kadar tarihi eserleri de meşhurdur Kaynaklara göre 170 tane eserin yapıldığı söylenmektedir. Ancak Patrona Halil isyanın da  120 köşkün yakıldığı söylenmektedir.
Kağıthane’nin eski ismi de esas itibariyle ‘’Sa’dabad’’ ( mutluluk veren mamur yer ) anlamına gelmektedir. Burası sadece Osmanlı toplumun gelerek vakit geçirdiği yerler değildi, elçi kabul törenlerin gibi diplomatik ilişkiler yapılırdı. Osmanlı divan edebiyatının en ünlü şairlerinden olan  Nedim’in şiirlerini ve ünlü bestelerini burada okuduğu bilinmektedir. Lale devrinin en önemli simgelerinden olan Sadabad sarayı 1722 yılında Kağıthane deresi kenarında inşa ettirilmiş Bu saray Osmanlının ilk büyükelçisi yirmisekizinci Mehmet Çelebi’nin paris’ten getirdiği saray ve bahçe planları ile Osmanlı-Acem mimarisinden esinlererek yapılmıştır. Ancak bu yapı Patrona Halil isyanında tahrip edilmiştir.


Daha sonra 1809’da II.Mahmut,1862’de ise Sultan Abdülaziz tarafından aynı alana saraylar inşa ettirilmiştir. Saray mimarisi haricinde Köşk,Cami,Çeşme,köprü gibi birçok mimari eser yapılmıştır.  En güzel örneklerden olan çadır köşkü Sadabad Sarayı ile birlikte III.Ahmet döneminde inşa edilmiş bir seyir köşküdür Ancak daha sonraki yıllarda II.Mahmud harap olan bu köşkü tamir ettirir. Kağıthane içerisinde bulunan başka bir köşkte Sultan Abdülaziz döneminde yaptırıldığı bilinen Koşu köşküdür. Koşu köşkü, Kağıthane’de yapılan meşhur at yarışlarının başlangıç noktasıdır bu yarışlar Sadabad sarayı önünde biterdi.
Kağıthane bölgesinde Osmanlı zerafet ve sanatını yansıtan saray ve köşkler varken camilerde es geçilemezdi 1722 tarihinde Sadabad sarayı ile birlikte yapılan Sadabad cami yine Patrona halil isyanında zarar gören yapılardan olmuştur. Ancak  III. Selim ve II. Mahmut dönemlerinde yeniden inşa ettirilmiştir. Günümüzdeki şeklini ise Sultan Abdülaziz vermiştir .Doğal su kaynaklarının olduğu Kağıthane bölgesinde birçok ta çeşme yaptırılmış Sultan III.Ahmetin Çeşme-i nur,II.Abdulhamit çeşmesi, İmrahor çeşmesi gibi yapılar yine Kağıthane bölgesi hareketlendiren eserler olmuştur. Bu bölgede karakol terfi istasyonu ve sıbyan mektebi gibi yapılarda bulunmaktaydı.
Tanzimat Fermanı’ndan sonra eğlence anlayışımız da değişmeye başlamıştı. Müzik aletlerine Batı kökenli piyano ve flütün katılması ile umuma açık yerlerde kadın-erkek bir arada yapılan eğlenceler ilk bakışta göze çarpan değişikliklerdendir.

Bu asırda Mısır ricali 1850’den sonra, özellikle Boğaziçi’nde düzenledikleri eğlencelerle Batılı yaşamın taşeronu olmuşlardı. Bunların Boğaziçi’ndeki geniş ve müreffeh yalılarda-köşklerde masalsı âlemler düzenlemeleri ve bu âlemlerdeki israf, bir yerde zenginin zengine kibri-azameti olarak görülebilir. 19. asrın sonlarında giderek halk da bunlara uymuştu. Kahvehaneler, gece kulüpleri, sinema ve tiyatro binalarına da bu asırda rastlayabiliriz. Özellikle tiyatronun, kültürel hayatımızda ve zihnî dönüşümde belirgin tesirleri olmuştu. Bu asırda; meyhane ve gazinolarda âlem-i âb tesmiye edilen içki tüketiminin oldukça arttığını görüyoruz. İçkili eğlenceler daha çok batılı hayatın yaşandığı Beyoğlu gibi muhitlerdeki meyhanelerde ve mesire alanlarında küçük gruplar hâlinde yapılırdı. Daha sonraları kendimize mahsus bir hayattan beslenen eğlenceler gittikçe azalmış, cemiyet hayatımızdaki değişme-bozulmayı müteakip eğlencelerimiz de faydadan hâlî hâle gelerek âdeta kendi kendimizle beraber etrafımızdaki her şeyi tüketir bir mâhiyet arz etmeğe yüz tutmuştu.
MEHMET SANCAK

25 Mart 2019 Pazartesi

AVRUPA’LI SEYYAHLARIN GÖZÜNDEN OSMANLI CAMİLERİ



Batılı seyyahlar çoğu zaman Osmanlı coğrafyasını ulaşılmayan bir merak konusu olarak görmüşlerdir. Çünki kendi medeniyetlerinden farklı bir yaşantı tarzı ve Şehirler her zaman Batılıları bu coğrafyalara çekmiştir .Ancak birçok seyyah Oryantalist bir bakış açısı ile İslam coğrafyasına ön yargılı bakanların yanı sıra Osmanlı coğrafyasını olduğu gibi aktaran ve Osmanlı yaşantısından örnekleri özenerek anlatan seyyahlarda bulunmaktadır. Bunlardan en dikkat çeken unsurlardan bir tanesi İslam medeniyetinin ortaya koymuş olduğu camiler olmuştur.
1698-1700 yılları arasında İzmir’de bulunan Edmund D.Chishull adlı İngiliz seyyah Manisa’da gördüğü camilerin özelliklerini anlatmıştır. Onun söylediğine göre; her caminin önünde ortalarımda Şadırvan olan muazzam birer avlu ve bu avluları çevreleyen üç yanda, dindar Türkler için hücreler bulunmaktadır. Camilerin ön cephelerinin süslenmiş olduğu anlatan chishull, Türklerin camilere girerken ayakkabılarını çıkardığınıve camiye öyle girdiğini söylemektedir. İçeride bulunan Kuranı kerimlerin gayet sanatkarane yaldızla yazılmış rakamları dua kitaplarını incelediğini, Pencerelerin  harikulade güzel renkli camlarla donatılmış olduğunu caminin içinde çiçek nakış ve dinsel ayetlerle süslenmiş olduğunu ifade ederek hayranlığını ifade etmektedir.
1874 yılında Payitaht istanbulda gelen ünlü seyyahlardan biriside   Edmondo De Amıcıs’dir. Amıcıs Piyalepaşa’dan Eyüp çevresindeki siluetten bahsederken Saray tepesine kadar bütün Altın boynuz ile bütün İstanbul’un görüldüğü harabe haline gelmiş bulunduğunu Dört mil boyunca uzanan  bahçeler, Camilerin bir yer yüzü cenneti olduğunu söylemektedir.Amıcıs Piyale paşa camisi ile ilgili Piyale paşa camisinin avlusunda dinlendiğini ‘’altı zarif kubbesi, kemerleri ve sütunlarlarla çevrilmiş bir avlusu ince bir minaresi ve dev gibi selviler olan beyaz bir camidir.’’ Diye tasvir eder. Seyyah civardaki evlerin hepsi kapışı, sokaklar boş camilerin bile avlusunun boş olduğunu söylemektedir. Ancak Öğle vaktinde yoğun bir kalabalığın olduğunu Müezzinin şerefelere çıktığını ve vakit namazlarını tüm insanlara duyurduğunu ifade eder.Amıcıs ezanla alakalı şu itirafta bulunmaktadır ‘’Hiçbir Çan sesi ruhuma bukadar tesir etmemiştir.’’sözlerini söylemiştir.
1814 Temmuz ayında Varşova’dan Osmanlı topraklarına gelen Edward Raczynski Özellikle  Antik eserleri tanımaka ve aramak maksadıyla İstanbul ve Çanakkaleye gelmiştir. İstanbulda Sultan Ahmet camisini gezen seyyahın özellikle Avludaki büyük çınar ağaçları dikkatini çekerek manzaraya mehak vermediğini söylemektedir. Ancak yazar Süleymaniye ve sultan Ahmet camilerini Ayasofya’nın bir taklidi olarak görür.
İngiliz Seyyahlardan Wittman 1799 yılında istanbula seyahate gider.Wittman İstanbulda çok sayıda cami olduğunu bunlardan en önemlilerden birisinin Ayasofya olduğunu önemli kutlamaların burada gerçekleştiğini Wittman camilerdeki minareleri ise çok enteresan bir şekilde mumlara benzetmektedir.

XIX.yüzyılın sonlarında Türkiye’ye seyahat eden gezgin Spry İstanbul’da gezerken pazardan çıkıp sultan II.Beyazıt Camiinde gittiğini ve ramazan ayında olduğunu bildirirken sonra bu caminin içine gizlice baktığını bildirmiştir. Gezgin caminin avlusundaki çeşmede abdste alan namaza hazırlanan kalabalık insanlar gördüğünü caminin oldukça süslü olduğunu bildirmektedir.


MEHMET SANCAK

4 Kasım 2018 Pazar

UNUTULAN BAŞKENTİMİZ ''DİMETOKA''


UNUTULAN BAŞKENTİMİZ ''DİMETOKA''
YUNANİSTAN'DA BİR OSMANLI KENTİ






Osmanlı devletinin iz bırakmadığı Coğrafya neredeyse yok gibi Tarih kitaplarımızda bizlere öğretilen hep belli başlı ana konular olmuştur. Bursa’nın Osmanlının ilk başkenti olduğu Edirne’nin ikinci başkenti ve İstanbul’un feth edilerek yeni başkent olduğu bilmekteyiz.
Bugün Yunanistan sınırları içerisinde kalan Edirne’ye yaklaşık olarak 40 km uzaklıktaki Osmanlı’nın unutulan başkenti Dimetoka’yı hiç duyduk mu? Osmanlı’nın balkanlara hızla yerleşmesi ile beraber Sultan I.Murad Hüdavendigar döneminde 1361 tarihinde Evranos bey tarafından feth edilen yaklaşık olarak 552 yıl Osmanlı’nın bir parçası olmuş bir yer Tarihi Osmanlı kaynaklarında ‘’Darü,s saltanat olarak’’ olarak bilinen kent I.Murad hüdavendigarın  Edirne’deki saray inşaatını yaptırırken 5 yıl boyunca burasını başkent olarak kullanmıştır. Yıldırım Beyazıt hanın burada doğduğu ve daha sonraki yıllarda buraya balkanların en büyük camisini yaptırdığını bilmekteyiz. Dimetoka saltanat mücadelelerinede sahne olan bir yer. Fetret devrinde kardeşleri ile taht mücadelesine girişen Musa çelebinin hükümet merkezi olmuş Daha sonraki yıllarda Fatih sultan Mehmedin burada ikametgah ettiği ve oğlu II.Beyazıt’ın burada doğduğu ve  Dimetokaya Sık Sık geldiği ve vakit geçirdiği bilinmektedir. Dimetoka Şehrinde Bizanslılardan kalan kale onarılarak sultanlar ve devlet adamları için önemli bir yer tutmuştur   Günümüzde hakim bir tepe üzerine kurulan kale ile alakalı Evliya çelebi seyahatnamesinde kalenin gayet sağlam olduğu ve en üst kısımda padişahın sarayı ve 2 kuleden bahsetmektedir.
Yine Evliya Çelebinin gözlemleri bize Dimetoka Şehri hakkında bilgiler vermektedir.Şöyleki 1668 tarihinde bu şehre gelen seyyah 100 kadar kiremir örtülü evde gayrimüslimlerin yaşadığı kale kısmında asıl şehir kesiminde  on iki mahalle bağlık ve bahçelik 600 kadar ev bulunduğunu 5 tanede zaviye ve dergah bulunduğunu söyler.
Osmanlıların burada kurduğu ilk dini ve sosyal kurum abdal cünayd zaviyesidir. I.Muradın fethinden önce gelen dervişler buraları ilmi yönde feth etmişlerdir. Medrese anlamında ilk yapının yıldırım Beyazıt’ın şehzadelik sırasında 1389 yılından önce yaptırmış olduğu medresedir. Sadece sultanlar ve şehzadeler değil Osmanlı devlet adamları da buralarda birçok eserler vermiştir. Bunlardan biri Rumeli beylerbeyi Timurtaş paşanın oğlu Oruç beyin medresesidir. Dimetoka’da verilen eserler bunlarla sınırlı değil tabi ki Evliya çelebinin ifadelerine göre bölgede 15’den fazla Mescid ve çeşitli mimari eserlerin bulunduğundan bahseder Özellikle XV.yüzyılda II. Murad’ın devlet adamlarından kutluca bey mescidi II.Beyazıt’ın veziri karagöz bey mescidi ve medresesi, Nasuh bey camii, imareti zaviyesi ve hanı. XVI ise birkaç yeni medrese, cami büyük bir hamam ayrıca mektepler inşa edilmiştir. Ayrıca Kanuni Sultan Süleyman döneminin önemli devlet adamlarından nişancı Feridun Ahmet paşanın bir cami ve bir hamamı bulunmaktaydı Ancak ne yazık ki bu eserlerin birçoğu günümüze kadar gelememiştir.

Dimetoka’da yapılmış eserler içerisinde en büyüğü ve önemlisi cami-i Atik olarakta adlandırılan Rumeli’nin en büyük camisi olan çelebi Mehmet camisidir. Yıldırım Beyazıt tarafından inşasına başlanan bu cami daha sonra oğlu Çelebi Mehmet tarafından 1421 tarihinde Bursa yeşil camisinin de mimari olan ivaz paşa tarafından 1421 tarihinde tamamlanmıştır. Yapıda büyük kesme taşlar kullanılmıştır cami 11 metre yüksekliğinde olup duvarları oldukça kalındır. Taç kapısı Osmanlı mimarisi yapılarına baktığımız çok anıtsal bir şekilde yapılmıştır. Yapının içerisinde Osmanlı süsleme sanatının nadide örnekleri olan kalem işleri ve Ahşaptan yapılma göz dolduran bir kırlangıç kubbe bulunmaktaydı maalesef kısa bir süre önce yangın esnasında bu güzel eserin çatısı yanmıştır.


   


   (Çelebi Mehmet Cami-Dimetoka)                






(Çelebi Mehmet Camisinin yangında yok olan kırlangıç kubbesi)



1361 tarihinden 1913 tarihine kadar kesintisiz 552 yıl Osmanlının himayesinde bir şehir olan Dimetoka balkan savaşlarından sonra bir İslam şehri olmaktan çıktı. Daha sonra Müslümanların buradan uzaklaştırılması ve yıllar boyunca unutturulması birçok eserimizinde kaybolmasına neden olmuştu. Osmanlı hakimiyeti döneminde ilim ve kültür merkezi olan Dimetoka bir çok ilim ve devlet adamı da yetiştirmiştir. Bunlardan bazıları veziriazam sürmeli ali paşa, şair ve alim Abdulvasi ve Lütfi paşa gibi isimler bulunmaktadır.
Cumhuriyet dönemimizin en önemli fikir insanlarından olan Cemil Meriç’in babası da Meriç Irmağının öte yakasında ki Dimetoka'dandır. Dedesinin dedesi Dimetoka'da müftülük yapan Hafiz Idris Efendi. Dedesinin babası Kaymak Ahmet Efendi Cemil Meriç'in babası ise Mahmut Niyazi Beydir.
Bir gün Türkiye sınırına sadece 40 km mesafede olan Osmanlı devletine başkentlik yapmış ilim ve kültür merkezi olan Dimetoka’ya uğrarsanız Osmanlı devletinin oradaki izlerini görerek bir nebze olsun Şanlı akıncıların at nallarının seslerini duyarak geçmişe yolculuk yapabilirsiniz Her karışında bir anının olduğu bu topraklar elbet kulağınıza bir şeyler fısıldayacaktır.

MEHMET SANCAK-SİVAS

22 Ekim 2018 Pazartesi

ANADOLU'DA ŞİFAHANELER


                                      ANADOLU'DA ŞİFAHANELER





Medreselerin dinî eğitimle ilgili olduğu kabul edilmektedir. Oysa Türk toplumlarında pozitif bilimlere de geniş ölçüde yer verilmiştir. Pozitif bilimlerle ilgili çok sayıda yazma eserler ile rasathanelerin (gözlemevi) günümüze ulaşan örnekleri bunu doğrulayan deliller olmaktadır. Anadolu Türk devletlerinin sosyal devlet anlayışı içinde önemli bir yer tutan eğitimin ayrıcalıklı bir dalı olarak, insan sağlığı ile ilgili olan tıp eğitimi, hastaya hizmet fikriyle paralel sürdürülmüş ve bu uygulamalar kalıcı şekle dönüştürülmeye çalışılmıştır. Şifahane, bimaristan, maristan, darüssıhha, darülafiye, me’menülistirahe, darüttıb, darülmerza, şifaiyye, bimarhane, tımarhane olarak da adlandırılan darüşşifalar Türk-İslâm vakıf kültürü içerisinde önde gelen sosyal yardım kuruluşlarından birisidir Darüşşifalar Bağlamında Kitabeler, Vakıf Kayıtları ve Tıp Tarihi Açısından Önemleri - Anadolu Selçuklu Darüşşifaları Özelinde Türk kültürü açısından ele alındığında, Selçukluların ortaya koyduğu darüşşifalar, özellikle Anadolu’daki örnekleriyle, çok uzun süreler kuruluş amaçları ile ilgili görevlerini sürdürmüşlerdir. Toplumun sağlık gereksiniminin karşılanması için yapılan bu kuruluşlar, varlıklarını vakıfları ile korumuşlar ve sürdürmüşlerdir. Var olan belgeler diğer İslâm ülkelerinde kurulan darüşşifalarda olduğu gibi, Selçuklu darüşşifalarında da hastaların zengin, fakir, din, dil ve ırk ayrımı yapılmaksızın tedavi edildiklerini ortaya koymaktadır. Bu hastanelerde ilaçlar ve yiyecekler hastalara ücretsiz verilirken, tedavileri de ücretsiz yapılırdı. Selçuklular döneminde Anadolu’da inşa edilmiş olan dârü’ş-şifalardan yalnızca Sivas İzzettin Keykavus Dârü’ş-şifası’nın vakfiyesi günümüze kalmıştır. Darüşşifa adı altında toplanan bu yapıların emin ve güven verici kadrolara sahip, sağlık açısından güvenilecek kuruluşlar olduğunu öğreniyoruz. Bu sağlık kuruluşlarında din, dil ve ırk farkı gözetilmeden halka sağlık hizmeti sunuluyordu. Gene bu kuruluşlarda görevlendirilecek hekimlerin tıp ilmine vâkıf ve cerrahide mahir olması şartı her devirde geçerli olmuştur. Hastalara psikolojik tedavi metodları (müzikle tedavi-) uygulanmış, hatta bu durum vakfiyelerde belirtilmiştir. Sağlık kuruluşlarının önemli diğer bir görevi ise tedaviyi gerçekleştirecek ilaçların buralarda imâl edilmesiydi. Bu ilaçlar Vâkıf'ın koyduğu şartlar çerçevesinde hastaya veriliyordu. Türkiye Selçuklu Devleti’nde  darüşşifalar bilgi ve beceriye sahibi hekim ve sağlık kadrosuna sahiptirler. Halk, hastalık durumlarında bu hekimlere güvenerek rahatça başvurabiliyorlardı. Hastaların ilaçları da buralarda yapılır ve parasız hastalara dağıtılırdı. Bu sağlık müesseselerinin vakıflarından anlaşıldığına göre bu hastanelerde başhekim, hekim, cerrah, kehhal ve eczacı gibi personel çalışmakta olup, Türkiye Selçuklu tebaasından olan herkes bu hizmetlerden yararlanmakta idi Bunun yanında Türkiye Selçuklu Devleti’nin komşu ülkelerle olan ticaretinin canlılığı ve bu canlılık neticesinde ülkede salgın hastalıkların baş göstermesini önlemek devletin aslî vazifesi idi. Hekimler hem harp hem de barış zamanında halkın ihtiyaçları ile ilgilenmek zorundaydılar. İslâm’ın yolundan ayrılmayan Türkiye Selçuklu sultanları hem tebaanın ihtiyaçların karşılamak hem de ülkede ticaret hayatını canlı tutmak için, Anadolu genelinde sağlık kuruluşlarına gerekli önemi vermişlerdir. Selçukluların ticarete gerekli önemi vermeleri sonucu ise kervanlarla ticaret taşımacılığının yapıldığı belli bir yol güzergâhı ortaya çıkmış ve zengin bir yol ağı meydana gelmiştir Selçuklu devlet adamları meydana gelen bu geniş yol ağında ticareti geliştirmek, kolaylaştırmak, cazip hale getirmek, engelleri ortadan kaldırmak ve güvenliği sağlamak için ellerinden geleni yapmışlardır. Türkiye Selçuklu Devleti’nin bu amaçla inşa edilen dârü’ş-şifalar kullanım amacından dolayı çeşitli adlar almıştır. Darüşşifaların varlıklarını koruyup sürdürmeleri için gerekli en önemli koşullardan birisi bu kuruluşların vakıflarıdır. Vakıf-darüşşifa birlikteliği açısından ele alındığında “vakıf” kelime olarak “durdurma, durmasını sağlama, alıkoyma” anlamlarını taşımaktadır Yine “bir hizmetin yerine getirilmesi amacıyla, bir kimsenin belli koşullar ve resmi yollarla parasını ya da mülkünü bağışlaması.” ve “bu yolla bağışlanan mal, mülk, para; bu amaçla oluşturulan kuruluş” anlamlarına gelmektedir.  Darüşşifalar okul, cami, hamam vb. gibi “vakf-ı ale-l ‘âmme”dir Yani kamu yararına yapılan, herkesin yararlanabildiği vakıflardandır. Vakıf kuruluşunun “vâkıf”ı (kurucusu) tarafından belirlenen, o kuruluşun çalışma şeklini, yönetimini, kuruluşun amaç ve hizmetlerini, gelirlerini, giderlerini, kuruluşta çalışanların niteliklerini, alacakları ücretleri açıklayan yazılı belgelere de “vakfiye” (bir vakfın şartlarını bildiren resmi senet) ya da “vakıf-nâme” denir . Bu belgeler vakıf kuruluşlarının yönetmeliği niteliğinde olduğundan, özellikle tıp tarihimiz açısından da önemli bir yer tutan darüşşifaların hizmet verdikleri sürece onların işleyişleri, kuruluşları, kadroları ve çalışanların ücretlendirilmeleri açısından çok önemli tarihsel belgelerdir.

MEHMET SANCAK
SİVAS 2018

22 Mayıs 2018 Salı

İPEK YOLU’NUN ÖNEMİ





Ülke sınırları sadece siyasi ve fiziksel olarak sınır çizmektedir.Gönül dünyamızın ve yahutta kadim geçmişimizin bu tür sınırlara ihtiyacı yoktur.Geçmişi hayal etmek Tarihi,kültürü canlı tutmak gelecek adınada önemlidir.İşte tamda bu noktada İpek yolu; ilim,kültür,Tarih unsurlarlarını içerisinde barındıran  Dünya ticaret yolunun en önemli güzergahıdır.
Çin’den Xian kentinden başlayarak bütün Asya’yı geçip Anadolu ve Akdeniz aracılığıyla Avrupa’ya kadar uzanan ve dünyaca ünlü ticaret yolu olan “İpek Yolu” adı ilk kez 1877 yılında Alman coğrafyacı Ferdinand von Richthofen tarafından kullanılmıştır. Dünya ticaretinin büyük bir kısmını üzerinde taşıyan İpek Yolu’nun geçtiği ülkeler döneminin en zengin ülkeleriydi.İpek yolunun geçmiş olduğu Şehirler o dönemden kalan zenginliklerini ve güzelliklerini bizlere halendaha yansıtmaktadır.Çin’in Xian kentinden başlayan bu yol Ortaasya dünyasında Turfan,kaşgar, Taşkent,Semerkant,Buhara,Merv ve bir çok şehirin Ekonomısının kalkındırmıştır.Haliyle ekonomısı kalkınan bu şehirler Sanatlarınada o denli önem vermişlerdir.

 İpek eski çağlardan beri birçok ulusun yaşamında çok önemli yer tutmuştur. Önce Mısırlılar, daha sonra da Romalılar, Çinlilerden ipek satın alırlardı. Ulaşım daha sonra İpek Yolu adı verilen güzergâhı izleyen kervanlarla sağlanırdı. Uzak Doğu’dan gelen ipek ve baharat uluslararası ilişkilerde önemli rol oynamaktaydı. Bu yollarla batıya gönderilen ipek, ayrıca doğu kültürünün batı tarafından tanınmasını da sağlamıştır. Doğunun ipeği ile baharatının kervanlarla batıya taşınması, Çin’den Avrupa’ya ulaşan ticaret yollarını oluşturmuştur. Eski çağlardan beri kullanılmakta olan bir yol şebekesinden, doğudan batıya doğru gelişen ticarette yararlanılmıştır. İpek Yolu olarak adlandırılan binlerce kilometre uzunluğundaki kervan yolları, binlerce yıl yoğun bir şekilde ipek, porselen, kâğıt, baharat ve değerli taşların taşınmasının yanı sıra, kıtalar arasındaki kültür alışverişine de katkı sağlamıştır. İpek Yolu Asya’yı Avrupa’ya bağlayan bir ticaret yolu olmasının ötesinde, bu yol üzerinde yaşayan kültürlerin, dinlerin, ırkların da izlerini taşımakta ve olağanüstü bir tarihsel ve kültürel zenginlik sunmaktadır. İpek Yolu, tarih boyunca hem geçtiği bölgeleri iktisadi açıdan kalkındırıp halkın refah seviyesini yükseltmiştir. Asya ile Avrupa arasında doğal bir köprü durumunda olan Anadolu, coğrafi ve jeopolitik konumunun doğal bir sonucu olarak, tarihin ilk döneminden itibaren uluslararası ulaşımda önemli bir rol üstlenmiş, önemli ticaret yollarının geçtiği bir merkez konumunda olmuştur. Birçok kültür ve uygarlığa ev sahipliği yapan Anadolu, Anadolu Selçuklularından önce zaman içinde gelişen tarihin en eski ticari yollarına sahipti. Bunlardan Hitit, Asur ticaret kolonilerinin yolları, Pers Kral Yolu, Roma Yolu ve Bizans yol ağı olarak bilinen askeri ve ticaret yolu daha sonra İpek Yolu adını almıştır. Anadolu’da binlerce yıl boyunca uygarlıklar arasındaki ilişkileri sağlayan bağlantılar olan bu yolları ticaret kervanları ve ordular kullanmıştır. Anadolu’daki bu yollar, geçtiği bölgenin coğrafi koşullarının olanakları nispetinde doğal güzergâhları ve geçitleri izlemiştir. İpek Yolu, Anadolu’ya üç koldan; Güney’de Cizre - Hasankeyf, ortada Doğubayazıt - Erzurum, Erzincan, Sivas, kuzeyde de Kars - Trabzon yoluyla giriyordu. Anadolu Selçukluları döneminde kuzeyden giden kol Erzurum, Erzincan, Tokat, Amasya, Sinop ve Kastamonu yönünden Karadeniz’de limanlara; güneyden giden kol ise Bitlis, Malatya, Kayseri, Kırşehir, Konya, Isparta, Antalya üzerinden Akdeniz limanlarına ulaşmaktaydı. Güney kolun en uç noktası ise bugün Denizli vilayeti sınırları içerisinde bulunan Akhan’dı. Akhan’dan çıkan kervanlar 20 -30 kilometre sonra Menderes Nehri’ne, buradan da Ege limanlarına ulaşıyordu. İpek Yolu, Anadolu Selçuklu döneminde doğubatı, kuzey-güney yönünde Anadolu’yu hiçbir ülkede olmadığı kadarıyla bir ağ gibi dolaşır, doğuda Erzurum, Sivas, Kayseri ve Konya’da düğüm oluşturan bu yollar kuzeyde Sinop, güneyde Antalya’ya kadar uzanırdı.

MEHMET SANCAK
MAYIS 2018
SİVAS


28 Aralık 2017 Perşembe

AMA HANGİ FATİH CAMİ (FATİH KÜLLİYESİ)

FATİH KÜLLİYESİ


1 Konu Amaç Yöntem

Bu çalışmada  Osmanlı Mimarlığının Fatih dönemi eseri olan fatih külliyesi üzerine yapının genel olarak tanıtılması Tarihi Banisisanatçısı yapının geçirmiş olduğu onarımlar ve bu onarımların ilk devir yapısı ve 18.YY yapısının genel olarak değerlendirilmesi 15.YY’daki yapının geçmiş dönem kaynakları ve teknik anlamda incelenmesi ve bu anlamda fatih külliyesinin Bizans yapısıyla ilişkisi Fatih sultan Mehmed bu yapının yerini tespit etmesindeki siyasi sebepler ve  sebepler doğrultusunda yapıyı statik olarak etkileyip etkilemediği amaçlanmıştır.
2 Yapının Yeri
Fatih Sultan Mehmet camisinin bugünkü yeri Bizans döneminde Bizans’ın büyük değer verdiği 12 havari yerinin olduğu bölgedir. Bugün Fatih semtinde Kirmasti mahallesi sınırları içerisinde yer alan yapı medrese darüşşifa Tabhane imaret kervansaray hamam Sıbyan mektebi kütüphane Muvakkıthane türbelerden oluşan külliye az önce de ifade etmiş olduğumuz gibi Bizanslılar döneminde özellikle İmparatorların mezarlıklarının bulunduğu çok önemli bir yere sahiptir.(Resim 1)


Konstantinapolisinkurucusu  Konstantin Nikomedyada öldüğü zaman buraya defnolunmuşturTarihçi Eusebius kilisenin dört yanında portrikolara sahip altın çatılı uzun bir yapını olduğunu söz ederKilise’nin en önemli bölümü ise Parrekklesionuydu (klieye bitişik mezar yapısı)
Bu yapının altına 12 boş lahit yerleştirilmişti. Daha sonra havariler kilise’si 1204-1261 Latin İstilası döneminde ciddi manada harap olmuştur.Bugün havariler klişesinden günümüze Fatih Camii avlusunda birkaç taş kalmıştır. BU yapının önemi Fatih Sulatan Mehmed’in Doğu Roma İmparatorluğunu çökertmesi İstanbul’u fethetmesi ve Konstantine Polis gibi önemli bir şehri aldıktan sonra Bizans ve Hristiyan dünyasında önemli olan yapıları kendi bünyesinde ibadetler açmış örneğin Ayasofyada Cuma namazını kıldırmıştırBu vesileyle kiliselerin ibadethaneye dönüştürülmesi Sadece imani değil aynı zamanda siyasi ve politik olarak araçtırİşte tam bu noktada havariler klişesine özellikle kendisinin ilk selatin yapısı olarak seçmesi asla tesadüf değildirve türbesinin burada olmasını istemesi kendisinin İstanbul’u Fethettik  sonra roma imparatoru olarak tanımlaması araştırmacılarca kendini Konstantin Jüstinianus gibi Doğu Roma İmparatorları ile aynı bölgede
gömülmek istemesi siyasi olarak bir duruşturO devirdeki ismi diyarı Rum yani roma ülkesinin mutlak hakimi benim mesajını vermiştir.



3 Yapının Adı

İstanbul Fatih Külliyesi fatih külliyesine ait  bilinine 10 adet vakfiye nüshası mevcutturbunların birtanesi aşağıdaki örnekte verilmiştir.
F a t i h M e h m e d II. nin Türkçe vakıf vesikasında Fatih camii  şu suretle tavsif olunmaktadır: ‘’Bade zalikdarüssaltanatısseniyyemah-. miyyeiKonstantiniyyenin haki vasatında halâ Yenicami mahallesi demekle maruf olan mahalde bir camii cennetâsâ ve mabedi refiul- bina inşa buyurdular ki hamı dilcuyi mihrabı kûşei safa ve payei minberi nayabısüllemi âmânı lıüdakanadili zerrin ile olkubbei simin evci letafetdemahupervindir. Âyinedir ki ruyi sefa gösterir müdam sahnı harimi hürremiferşinde her ruham Camii bari’ firdevsiâla iki minaresi sid- reimüntehadir, denilse mahalli çunüçiradeğildir.’’

(Başbakanlık Osmanlı arşivleri Fatih devri vesikaları nr.70)
4 Yapının Tarihi
Cümle kapısının her iki tarafında ve üstinde yer alan onaltı satırlık arapça kitabede inşa tarihini göstermektedir.(Resim:2)



Yapı hicri 867(Cemaziy-el Ahir). Yılında Miladi 1463 yılında başlanıp
875 Recep ayına Miladi Aralık 1470 tarihine kadar sürmüştür.II.Yapı dönemi Hicri 1180 Miladi 1766-1771

5 Yapının Banisi
Fatih Sultan Mehmet 30Mart 1432 de Edirne de dünyaya gelmiştir. 2.Murat ve Hüma Hatunun oğludur.Sultan 2. Mehmet  1430 yılında amasya sancağına gönderildi.Daha sonra manisasancağına gönderildi.Fatih Sultan Mehmet Şehzadelik döneminde çok iyi eğitim almıştır.Şehzadelik döneminde özellikle kendisinin defterlere eski çalışmaları yaptığını bilmekteyiz.1443 YILINDA ağabeyi Alaaddin Ali Çelebinin vefat etmesi üzerine tahtın tek varisi oldu ve babası 2Muratın tahtan feragat etmesi üzerine 1444 yılında henüz 12 yasındayken tahta çıktı.Bu dönemde haçlı seferine çıkacağını ilan eden kral ladislas Osmanlı toprakları üzerine yürüdü.Bununüzerne sadrazam halil paşanın çağrısıyla sultan 2.murat 1446 sensinde tekrardan tahta geçti.


Daha sonra fatih sultan Mehmet babasını vefatı üzerine 1451 tarihinde edirnede 2.kez tahta geçti.Fatih Sultan Mehmetin amacı merkeziyetçi bir imparatorluk kurmaktı.Bunun da tek amacı İstanbulunFethiydi.Sultan Mehmet  İstanbulun kuşatma hazırlıklarına 1451 yılında başladı.Evvela boğazın Anadolu yakasında büyük dedesi sultan beyazıdın yaptırmış olduğu Anadolu hisarının karşısında o dönemde Rumeli hisarını yaptırdı.Rumeli hisarı 1452 senesinin Ağustos ayında Osmanlıların eline geçmiş oldu.Fatihİstanbulu fetih hazırlıkalrını devam ettirirken dayanıklı surları yıkmak için Macar Urvanusa top döktürdü ve kendisinin tasarlamış olduğu topları yaptırdı.Karadan ve denizden tam 53 gün süren kuşatma 29 Mayıs günü İstanbul fethedilmiştir.Fatih İlk günü öğleden sonra şehre girerekAyasofya’da namaz kıldı.Ve bundan sonra tahtım İstanbul’dur diye buyurdu.
Bosna Kralı anlaşmalara riayet etmeyerek vergi ödemesini bırakmışı.1463 senesinde Bosnaya sefer düzenledi Ve artık bu topraklarda Osmanlının olmuştu.Balkanla üzerine daha sonraki yıllarda seferler düzenleyen fatih burada birliği sağlamıştı.Fatih bunun öncesinde 1461 yılındada Trabzon Rum imparotorluğunu çökertmişti.

Fatih Sultan Mehmet başarılı bir komutan olmasının yanında entelektüel bilgi birikimi ile Osmanlı Padişahları arasında en farklı padişahtı.(Resim:3)
İstanbulun fethinin ilk yıllarında Ali Kuşçu gibi bilim adamlarına çağırarak ilme vermiş olduğu önemi göstermişti.Fatih daha sonrakşi yıllarda özellikle Rönesans Döneminİn en başarılı sanatçılarını İtalyadangetirtmişti.Bunlar arasında Gentille Bellini Konstanza Ferrara ve Givnia gibi sanatçılar yer alıyordu Fatih alışılmışın dışına çıkarak bu sanatçılara kendi portresini ve madolyonlarınıyaptırıyordu.AyrıcaPulutarqueninGeographia eserini okuyordu. 7 dil bilen Fatih antik yunan dillerinin eserlerini de okuyordu.Sultan Mehmet 1481 senesinde çıktığı bir sefer esnasında bugünkü gebze hünkar çayırında rahatsızlığı sonucunda henüz 49 yaşında vefat etmişti.

 

6 Yapının Sanatçısı

Türk mimarlık tarihinde Atik Sinan veya Azadlı Sinan adıyla tanınan sanatCININ tam adı Sinmeddin Yusuf b. Abdullah'tır. Doğum tarihi bilinmemekle beraber gü-nümüze kalabilen mezar taşı kitabesinden 27 Reblülewel876'da (13 Eylül 1471) vefat ettiği anlaşılmaktadır. XV. yüzyıl Osmanlı mimarisinin ve bilhassa Fatih Sultan Mehmed dönemi mimari faaliyetlerinin başta gelen mimarıdır. İstanbul'un ilk ve en büyük yapılar topluluğu olan Fatih Camii ve Külliyesi'nin ( 1463-14 70) yapımı¬nı tamamlamıştır. Baba adından da anlaşılacağı üzere sonradan Müslümanlığı kabul ettiğinden Batılı araştırmacılar tarafından kimliği üzerinde çok durulmuş ve Müslümanlığı kabul etmeden önceki adı¬nınHristodulos olduğu yolunda bir iddia ortaya atılmıştır. Fakat bu çevrelerce aynı ad, Fatih Camii ve Külliyesi ile inşa tarihleri arasında büyük bir zaman farkı bulunan Bursa Hudavendigar Camii için de öne sürülmüştür.

Esasen bu iddiaların belgelerle desteklenemediği gibi doğru olması da mümkün değildir. Mimar Atik Sinan'ın günümüze gelen 869 (1464) ve 873 (1468) tarihli iki vakfıyesinden ölümünden sonra mal varlığını İstanbul Fatih'te yaptırdığı mescid, zaviye ve mektebe bağışladığı Vakfiyelerde belirtilen yapılardan zaviye ve mektep zamanla ortadan kalkmıştır. Mescid ise Sinan ın adıyla değil vaktiyle bitişiğindeki çeşmenin üzerindeki aynada bulunan iki kumru kabartması sebebiyle Kumrulu Mescid adıyla tanınmaktadır. Günümüzde adı geçen çeşme mevcut olmayıp kabartmaları cami duvarında muhafaza edilmektedir. Meşe dikme, çatkı ve atkılarla takviye edilmiş moloz taş örgülü mescid1964-1965 yıllarında tamamen yenilenmiş¬ tir. Kendi mezarı da mescidin haztre bölümündedir. Bazı tarihi kaynaklarda Mimar Atik Sinan hakkında, Fatih Camii'nin sütunlarını kısalttığı için Fatih Sultan Mehmed tarafından ellerinin kesildiği yolunda bir kayıt varsa da bu gerçek değildir.

7 Yapının Geçirdiği Onarımlar ve Günümüz Durumu

Fatih külliyesi depremlerden sıkça nasibini alan problemli bir yapıdır aslında.ilk olarak mimar atik
Sinan tarafından yapılan (1463-1470)  bu yapı  1509 ve 1557 tarihlerinde meydana gelen depremlerde hasar görmüştür.ve Fatih sultan mehmed’in oğlu sultan II.Beyazıt tarafından onarılmıştır.Fatih cami en büyük hasarının sultan 1766 tarihınde Sultan III.Mustafa devrinde almıştır yapının planının değişecek şekilde depreme maruz kalan bu yapı dönemim mimari Mehmet tahir ağa tafaındanyapılmıştır.Günüöüzdeki durumu III.Mustafa devrinde yapılan yapıdır.günümüz yapısı 4 fil paye ayağına oturan 19 m çapında kubbe ve onları destekleyen 4yarım kubbe yer almaktadır.

8 Yapı Tanıtımı

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fet ettikten sonra ilk selatin cami olan Fatih Camisi aynı zamanda bir külliyedir. Erken dönem Osmanlı mimarisinin külliye örneği olarak en önemli yapı parçalarından birisidir. İstanbul’daki ilk üniversite binası olan Sahnı Seman medreseleri bu külliyenin içerisinde yer almaktadır. Külliye formu içinde darüşşifa, kervansaray, tetimhane,  akdenizkaradeniz medreseleri ve türbelerden oluşan çeşitli yapılar topluluğudur. Külliyenin kuruluşuna zemin hazırlayan unsurlardan biriside Fatih ile netleşen Osmanlı yönetim anlayışını anlamamız gerekiyor. İstanbul’un fethi ile birlikte artık Osmanlı Devleti cihan-şümül bir imparatorluk karakteri kazandığı açıktır. Fatih Sultan Mehmet’in ileri görüşlü bir devlet adamı olması siyasi içtimayi iktisadi askeri hukuki eğitim sanat alanında devleti iyice belirginleştirmiştir. Fatih külliyesi aynı zamanda bir vakıf külliyesidir. Fatih külliyesinden önce İstanbul’da Fatih tarafından yapılan ilk külliye Eyüp Sultan külliyesidir. İstanbul’un fethinden önce külliye formlarını özellikle Anadolu Selçuklu ve daha sonra Bursa ve Edirne gibi ilk Osmanlı başkentlerinde müslüman şehir kimliğini gösteren yapılar Fatih külliyesinin de oluşumuna zemin hazırlamıştır. Bunlar arasında özellikle Orhan Gazi külliyesi
I. Murat Yeşil cami ve II. Murat külliyeleri teşkil etmektedir. Fatih külliyesinin bulunduğu mevki mimari üslup ve büyüklük bakımından temel unsuru camidir. Ancak bu yapının iki farklı dönemi vardır. 1463-70 yılları arasında yapılan bu yapı Sultan III. Mustafa devrinde 1766 yılında depremden sonra yıkılmıştır.
Bundan dolayı Fatih Sultan döneminde yapılan yapı ile günümüzdeki yapı farklıdır. Fatih döneminin yapısının örneklerini ve çizimlerini
dönemin tarihçileri ve özelliklede seyyahların tablo ve eskizlerinde görüyoruz. İlk yapının plan şeması ile ilgili araştırmacılar birçok teori ortaya atmıştır

Bunlardan bir tanesi K.Wulzinger adındaki bir Alman mimar tarafından 1933 yılında yayınladığı bir makalede Fatih camisinin havariler kilisenin temelleri üzerine oturduğunu söyler. Bu görüşü Ali SayimÜlgen Halim Baki Kunter kesin suretle tenkit etmiştir. Bunu da esasen eski kilise caminin yönleri aynı olmadığına göre duvarlarından da faydalanılması imkansızdır. Ancak Wulzinger’in  ifade ettiği bu olay aslında Fatih Sultan Mehmet’in özellikle bu bölgeyi seçmesi ve Roma imparatorlarının bu bölgede gömülmüş olması caminin de kilise temellerinin üzerine yapılması ya da bir takım değiştirme ile kullanılması siyasi ve politik olarak pekte mantıksız değildir. Çünkü Havariler kilisesinin elimizde olan çizimlerine göre serbest haç planlı kubbeli bir yapı olduğunu biliyoruz. Özellikle depremlerden çok hasar alması bu yapının hastalıklı olduğunu göstermektedir. 1509 yılında meydana gelen depremde cami medrese darüşşifa imarethane zarargörmüştür. 1557 bir deprem daha geçirmiştir. 1754 yılında bir deprem daha geçirmiştir. 1766 yılında yıkıcı hasarı küçük kıyamet dedikleri depremde almıştır. Bu depremde kubbesi tamamen çöktüğü gibi duvarları da tamir edilemeyecek şekilde yıkılmıştır. Fatih cami ilk yapımında duvarlar ve iki ayak üzerine bir kubbe oturtulmuş bunun önüne bir yarım kubbe yapılmıştır. Bazı araştırmacılarca eski Fatih cami bugünkin’den daha küçüktü ve ikinci kez yapılışı sırasında büyütülmüştür. Diğer bir görüşe göre deprem sonrasında yeniden yapılmasına rağmen cami eskisinin duvarları üzerine tahsis edilmiş bu yüzdenden’de büyütülmesi söz konusu olmadığı ifade edilmiştir.Fatih devri mimarisi ile yakından ilgilenen yüksek mimar Ekrem hakkı ayverdi bu yapının çizimlerini yapmış üzerinden  oldukça yoğun çalışmıştır ayverdi yapının büyütülmediğini ve aynı seviyelerde olduğunu ifade etmektedir.ayverdinin görüşünü destekler nitelikte yapının günümüze kalan 2 yapısının olduğunu araştırmacılar ifade ederbunlar kıble duvarı ve minarelerdir minarelerin birtanesinde yer alan güneş saati fatih dönemimde yapıldığını bilmekteyiz bu görüşe göre minareler fatih döneminden kaldıysa yapının genişletilmesi gibi bir durum söz konusu değildir.Yapı ile alakalı fatih devrinden günümüze pek bir somut örnek kalmamıştır. dolayısı ile o devrin ve o devre yakın seyyahların ve çeşitli haritalardaki resimlerden yola çıkarak yapı hakkında görüş sahıbiolabiliyoruz.Semavieyice’nin ifadelerine göre eski Fatih camii ortada bir büyük kubbesi mihrap tarafı güney cephesinde bir yarım kubbe yanlarda 3’er küçük kubbeden hasetmektedir.ancak 1559 yılında istanbula gelen Lorıch adlı seyyahın çiziminde bu yarım kubbe görülmemektedir.(Resim:4)
yine 1686 yılında istanbulu ziyarete gelen FrancescoScarella adındaki seyyahportesinde’de görülmemektedir(Resim:5) .Güney tarafında kubbenin varlığını ifade edebilecek tek delil 17.yy’da köprülü ailesinin çizmiş olduğu harita’da yer almaktadır.Ancak bu harita’da yarım kubbe tam net bir şekilde görülmez.( Resim:6)





1463-70 yılları arasında yapılan Fatih devri yapısına ilişkin elimizden bulunan görsel kaynaklardan bazıları bunlardır.Ancak günümüzde Lorısch ve scrallenın çizimlerinin aksine Tüm Mimar ve Sanat Tarihçilerin günümüzdeki Fatih cami tasvirinde güney kısmında kubbe yer almaktadır. Fatih devri yapısının tipik olarak tanımlamasını yapacak olursak erkendönem Osmanlı mimarisinin Taphaneli camiler planına benzemektedir. Burada ana kubbeyi iki büyük fil ayak desteklemektedir. Her iki yanında üçer kubbe yer alan yapının iki adet minaresinin olduğunu bilmekteyiz.





Sultan III.Mustafa devrinde 1766 yılında meydana gelen depremden sonra yapılan yapı Mimar MehmedTahirağa tarafından yaptırılmıştır.ikinci cami yapılırken ilk devir yapısının mimarisi üsluplarına sahip çıkılmamış dönemin üslüp özelliği barok mimarisi ile klasik Devir mimariris harmanlanarak yapılmıştır.bu yapı planına baktığımız zaman ortada 26,m çapında bir kubbe ve onun 4 yanında yer alan yarım kubbeler mevcuttur (Resim:7)Deprem esnasında kubbeleri ve duvarları yıkılan yapı ilk dönem formundan oldukça uzak birşekilde planlanmıştır.4 fil paye ile desteklenmektedir. Mihrabın sol tarafında bulunan dışardan rampalı çıkışlı hünkar mahfili camininşası sırasında III.Mustafa tarafından ihya edilmiştİ







8.1 Medrese

Külliyenin kuruluşuna zemin hazırlayan en önemli etkenler : ilmi noktada bilim adamları ve adli hukuki ve dini alanda öğrenci yetiştirmek olan bir anlayış içerisindeydiler bunların en önemli parçalarının bir tanesi ise medreseler oluşturmaktaydı. Fatih külliyesinde medreseler sahnısemen medreseleri, tetimme medreseleri, akdeniz ve karadeniz medreseleri olarak bulunmaktaydı. Sahnısemen medreseleri ismi itabari ile sahnın düzyer ve geniş saha anlamına geldiğini bilmekteyiz. Sahnısemen medreselerine ulaşmak için daha önce bazı medreselerde eğitim görmüş olmak gerektiği medreselerin teşkilat yapıları ile ilgili böyle bir uygulamanın olduğu söylenmektedir. Sahnıseman medreseleri caminin kuzey ve güney doğrultusunda cami bahçesine paralel olarak sıralanmıştır. her iki tarafındada medreseler bulunmaktadır. Sağda Marmara tarafında bulunanlara akdeniz haliç tarafında bulununlarakaradeniz medreseleri adı verilmiştir. Her medresede bir meydan etrafında dizilmiş 19 oda bu odalara nisbetle daha yüksek birderssane bulunmaktadır odaların genişliği 4.20 metredir. Bu medreseler medrese mimarı geleneğinin temelini oluşturmuştur. Fatiih külliyesi medreseleri her ikitarafın başında bulunan medreseler tek ortadakiler ise birbirine bitişik olarak dizilmişlerdir. Kıble tarafından başlanan medreselere başkurşunlu, başkurşunlun bitişinde olanlara çifte kurşunlu sondakilere ise ayak kurşunlu adları verilmiştir. Karadeniz tarafında bulun birinci medreseye çınarlı medresede denmiştir.  8medresenin 8 dersanesinden başka 160 odası vardır. Ancak sadece talebeye tahsis edilen oda sayısı 120 idi. Külliyenin diğer birimleri gibi medreselerde depremlerden nasibini almıştır. 1509 yılındaki büyük depremde zarar görmüş ve tamir edilmiştir. Bu depremde medrese kublerinin çoğu yılmıştır. 1765 yılında fatih camisinin de yeniden yapılmasına neden olan büyük depremde medreseler hasar görmüş ve onarılmıştır.
Sahnısemanmedereselerinin arka planında dördörden sekiz medrese daha bulunuyordu. Bunlara tetimme medreseleri deniliyordu.  Süheyl Ünver tetimme medreselerinin baş tarafta bulunanlarda onar ortada bulunanlarda ise dokuzar oda olduğunu ve toplamda 76 oda olduğunu söyler. Tetimme medreselerinin sahnıseman medreseleri gibi aynı planda olmadığı odalarının küçük bir meydan etrafında sıralanmadıkları anlaşılmaktadır. Tetimme medreselerinin akdeniz tarafında bulunan medreseleri bu gün mevcut değildir. 1928 de Fevzi Paşa ceddesi açılırken yıkılmışlardır. 


 



8.2 Kütüphane



Medreselerdeki kütüphanelerden ayrı olarak birde bağımsız olarak sultan 1. Mahmut tarafından kıble duvarına bitişik olarak yapılan bir kütüphane vardır. Külliyenin ilk devrinden kalan kütüphane yoktur. Fatih külliyesinin vakfiyesinde Fatih Sultan Mehmed’in dört medreseye kitaplar vakfettiği ve bu kitapların korunması için dört hafızın kütüphaneye atadığı belirtilmektedir. Böylece medreselerin içerisinde kütüphane olduğunu biliyoruz. Medereselerdeki kütüphaneye Ayasofya ve zeybektende kitapların getirildiği 2. Beyazıd dönemin vakfiyelerinde yer almaktadır. Sultan 1. Mahmut tarafından 1742 yılında kütüphane açılmıştır. Medreselerdeki kitaplar buraya getirilmiş yine sultan mahmut saraydan gönderdiği birçok kitabın yanısırıra camideki kitaplarıda buraya taşıtmıştır. Beşbinbeşyuz cilde yakın kitap olduğu söylenmektedir.




8.3 Darüşşifa


Fatih külliyesinin en önemli yapı parçalarından bir tanesi de darüşşifadır. İstanbul’un donanımlı anlamda ilk tıp binası olduğunu söyleyebiliriz. Dönemin tarihçisi Tursun Bey “caminin bir tarafına her tabakadan hastalar için bir darüşşifa yaptırıldığını buraya iyi doktorlar ve işlerinde ehil olan hizmet elemenları tayin edildiğini ve hastalara uygun ilaçlar sağlandığı belirtilmektedir. 17.yüzyılda evliya çelebi darüşşifayı 70 hücreli ve 80 kubbeli olarak tanımlar. Burada 200 kişinin çalıştığını söyler ancak o dönemin şartlarında darüşşifanında konumu ve yapısı göz önüne alınarak bukadar çok kişinin çalıştığı gerçek değildir yine vakfiyelerden elde ettiğimiz bilgilere göre 42-43 kişinin çalıştığı belirtilmiştir külliyenin tamamının olduğu gibi darüşşifanın Mimarı Sinan ı atiktir. Semavi iyice binayı sekiz köşeli kasnağa sahip büyük bir kubbeyle örtülü kübik bir yapı olduğunu belirtmiştir. Darüşşifada diğer yapılar gibi depremlerden nasibini almıştır. Darüşşifaya bitişik Mescid ve hamam ver almaktadır. Ancak Mescid 1908 yılında vuku bulan çırçır yangında yıkılmış ve yapı günümüze kadar ulaşamamıştır.



8.4 Mektep

Mektep fatih külliyesinin ilk okul binasıdır. Fetihten sonra inşa edilen ilk sibyan mektebidir. 1918 yılında meydana gelen fatih semti yangınında yanmıştır. 1938 de yangından kalan dört duvarı Süheyl ümmet eserinde ifade etmiştir



8.5 Muvakkithane

Muvakkithane kelime anlamıyla namaz vakitlerinin belirlendiği bir yapıdır. Daha sonra saatlerin ayarlanması olarak kullanılmıştır. Külliyenin birimlerinde olan muvakkithane bu gün artık mevcut değildir. Külliyenin içerisindeki yeri tam net olarak belirli değildir. Dönemin meşhur bilim adamı Ali kuşçu’nun burada bir takım gözlemler yaparak namaz vakitlerini belirlediği bilinmektedir. Yine muvakkithane için Ali kuşçu tarafından yapılmış bugün hala bulunan minarenin kaidesine güneş saati çizilmiştir. Muvakkithane yine 1917 de fatihte meydana gelen bir yangında yanmış ve içerisindeki değerli levha ve saatler ile yok olmuştur ve bina bir daha yeniden yapılamamıştır.

8.6 İmaret

Külliyenin temel yapılarından bir tanesi ise imarathanedir. Külliyenin planı gözden geçirildiğinde Marmara tarafındaki sahada imaret birimlerinin bulunduğu görülür. Külliyenin bu bölümünü oluşturan asıl büyük kütleyi taphane oluşturuyordu.taphane hem misafirhane hem imaret olarak kullanılıyordu. Taphanebugunnisbeten ayaktadır. 14 odası olduğu görülmektedir. 12 metre çapında bir kubbeye sahiptir. Ayrıca ikişer kubbeli eyvanlarla 20 kubbeli ravakı vardır. Bu tür yapılar misafir ve yolcuların ihtiyaçlarını giderebileceği yapılardı. bunlar arasında kervan saraylarda önemli bir yerdi.

8.7 Fatih türbesi

Fatih 1481 yılında gebzehünkar çayırında vefad edince caminin kıble tarafına defin edildi. Bugünkü fatih türbesi oğlu 2. Beyazıd han tarafından yapıldı. İlk türbe depramlerden nasibini aldığı için nasıl bir yapı olduğunu bilmiyoruz. Barok stilindeki bugün ki fatih türbesi on köşeli bir yapı olup sultan 3, mustafa döneminde yapılmıştır. 1782 de cibali yangınında türbenin içerisindeki eşyalar yanıyor. Türbe kasının sövesi birinci Abdülhamithan tarafında değiştirilmiş ve bu dönemde birtakım tadilatlardan geçirilmiştir. Türbede Fatih sultan Mehmet in mermer bir lahdi bulunmaktadır. Semavi eycilin ifadelerine göre 1766 yılındaki büyük depremden sonra onarım sırasında türbenin ilk yerine nazaran daha ileriye idda edilmiştir buna göre türbe daha ileride yani başta yapıldığından fatihinMezarı’da cami mihrabın altında kalmıştır. Tek kubbeli olan türbe giriş kısmında kapı üstündeki saçağı taşıyan iki sütunlu bir sundurması vardır. Daha sonra Abdülaziz dönemin de türbenin içi yeniden süslenmiş kristal bir avize asılmış binayı çepe çevre dolanan kademeli profilli silmelertürbenin tipik olarak bize barok özelliğini göstermektedir.
Fatih türbesinden başka yapıda gülbahar hatun türbesi Nakşidil valide sultan türbesi yer almaktadır gülbahar hatun türbesi fatih türbesinin az ilerisnde yer almaktadır bu yapı sekiz köşeli bir yapıya sahip üzeri kubbe ile örtülü bir yapıdır. Genel dış görünümü geleneksel türk mimarisine sadık kalınmıştır. Bu yapıda yangından nasibini almıştır. Nakşil valide sultan türbesi ikinci mahmud un annesi metfundur. Sultan Mahmud annesi için büyük bir türbesi yaptırmış yanınada bir sebil inşa etmiştir. Bu eser dalgalı hatları dışardan dilimli büyükkubbesi oval pencereleri ve kabartma süslemeleriyle barok üslubunun




9 Plan Tanıtımı


Fatih külliyesi dönem itibariyle ilk üniversite binasının içince yer aldığı bir külliye formu içindeydi
Fatih küliyesinin en önemli elemanlarıdan biri olan medreseler 1470 yılında tamamlanmıştır.
Külliye
1-) Cami 2-) Darüşşifa 3-) Batı Sahnı Seman Medreseleri 4-) Karadeniz Tetimme Medreseleri 5-Doğu Sahnı Seman Medreseleri 6-Akdeniz Tetimhane medreseleri 7-) Tabhane 8-)Kervansaray 9- imaret 10-Türbeler  
Kütüphane- Mektep-Muvakkithane  

 





10 Dış Tasvir

Yapı dış avlu ve iç avludan oluşmaktadır. Daha öncede ifade etmiş olduğumuz gibi külliye formatında inşa edilmiş ve bu külliyenin içerisinde birimler yer almaktadır. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’da yaptırmış olduğu ilk Selatin camii olan Fatih Sultan Mehmet Camisinin planına baktığımız zaman erken dönem Osmanlı mimarisi etkileri görülür. Avlulu bir yapıya sahip olan Fatih camii ortasında geniş bir kubbe (36 metre) ve onun yanlarında üçer kubbe ve toplam altı kubbe ve kıble yönünde çizimlere göre yarım bir kubbe yer almaktadır.
Depremden sonra III.Mustafa devrinde yapılan yapıda ise Merkezde bir ana kubbe ve onu destekleyen 4 yarım kubbe yer almaktadır. Biri ana giriş olmak üzere toplam 3 giriş kapısı vardır. Batı ve doğu kısımlarında birer minare yer almaktadır.
Yapının ana giriş kapısı mihrap ekseni üzerinde yer almaktadır. 15. Yüzyıl İstanbul camilerinde en çok karşılaşılan plan tipi ters t planlı olan yapılardır. Erken dönem Osmanlı yapılarına baktığımız zaman Edirne üç şerefeli camii ve Fatih camii birbirlerine benzemektedir ve ters t planlı camilerin geçiş örnekleridir. Edirne üç şerefeli camii ve Fatih camii bütünleşik olarak son cemaat yerinide içine alan revaklı bir avlu bulunmaktadır. Ayrıca her iki yapıda da son cemaat yeri ve avlu revanı oluşturan sütun, sütün başlığı ve kemerler özellikle mukarnas ve iki renk taş kullanımı açısından birbirine benzemektedir. Cephe yüzeyinde iki sıra halindeki pencere açıklıkları ve mihrabiyeler yer alır. Üst ve alt sıradaki pencereler birbirlerine benzer şekilde düzenlenmiştir. Pencerelerin söve ve kirişleri mermerden yapılmış ve cephe yüzeyine dikdörtgen biçimde açılmıştır. Ayrıca cephe yüzeyinde doğu ve batı bölümünde birer adet olmak üzere toplam iki adet balkon vardır.



11 İç Tasvir

Yapıyla ilgili ilk devirden günümüze gelebilen iç tasvir noktasında maalesef bilgi ve kaynak yoktur. Ancak günümüzdeki yapıya bakacak olursak kubbeyi saran hat örnekleri ve süslemeler görülmektedir. Ayrıca yapının içinde dört büyük filpaye ayağı bulunmaktadır. Bu payelerin güneybatı kısmının tarafındakinde müezzin mahfili bulunmaktadır. Yapının içinde ağırlıkların dağıtılmasına yarayan çok sayıda pencere görülmektedir. |||.Mustafa döneminde barok üslubu yaygın olsa da yapının mimarı Mehmet Tahir Ağa klasik tarzda eklemeler yapmıştır. Cümle kapısının tan ekseninde mermerden bir mihrap ve yine mermerden bir minber yer almaktadır.






12 Malzeme-Teknik-Süsleme

Yapı kesme düzgün taşlardan inşa edilmiş özellikten yapının avlusunda bulunan revaklarda renkli taş işçiliği de görülmektedir. Yine güney kısmında yer alan yapıda renkli taş işçiliği görülmektedir. Külliye içerisinde yer alan medrese binalarında moloz taş işçiliğini görmekteyiz. Yapını kubbesi kurşun malzemeyle kaplıdır.
Yapının içine baktığımız zaman kalem işi süslemelerle birbirinde değerli hat yazıları yer almaktadır. Mihrap ve minberi mermerden inşa edilen yapının kıble cephesinde yer alan pencerelerin süslemelerinde revzen (renkli cam işçiliği) süslemesi yer almaktadır.




13 Değerlendirme Sonuç

Fatih külliyesi 1463-70 yılında fatih tarafından yaptırtılmıştır. Fatih dönemi yapısıyla ilgili dönem kaynaklarının ve günümüzde elimizde yetersiz kaynak oluşundan dolayı ilk dönem yapısıyla ilgili birçok soru işareti vardır. Yapının o dönemde Doğu Roma imparatorluğu devrinden kalma Havariler kilisesinin üzerine yapıldığı ve fatihin birtakım siyasi ve politik olarak bunu tercih ettiği hem kişiliği hem de kaynaklarca tercih ettiği görülmektedir. İlk dönem yapısının o devirde çok şaşalı olduğu belirtilmektedir. İstanbul’un ikinci külliyesi olan Fatih Külliyesi Osmanlı Devletinin o devire kadar yapılan en büyük külliye formudur. İçerisinde medreseler, şifahane, mektep, kütüphane, imaret, kervansaray, gibi yapılar yer almaktadır. Depremlerden çok nasibin alan yapı en son 1766 yılındaki büyük depremde özellikle cami kısmı kubbe ve duvarlarıyla birlikte yıkılmıştır. |||. Mustafa devrinde yapılan Fatih camii klasik Osmanlı üslubunu yansıtmaktadır.
Fatih külliyesi ilk devir yapısı ve |||. Mustafa devri yapısıyla iki farklı plan şemasına sahip olduğundan dolayı araştırmacılarca günümüz devri yapısı üzerinde durulmuştur. Mimari, sanat ve vakıf özelliği olarak fatih külliyesi Osmanlı devrinin her zaman en dikkat çekici yapısı olmuştur.









14 Kaynakça

Anhengger,Robert.,(1954),Eski Fatih Cami Meselesi, İstanbul : Osman Yalçın Matbaası,
Arseven,Celal.Esad.,(1956),Türk Sanatı,İstanbul:Miili Eğitim Bakanlığı.
Aslanapa,Oktay.,(2004), Osmanlı Devri Mimarisi,İstanbul:İnkılap kitapevi.
Ayverdi,Erem.Hakkı.,(1976),İlk 250 Senenin Osmanlı Mimarisi,İstanbul:İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları.
Ayverdi,Ekrem.Hakkı.,İ,Yüksel.Aydın.(1953), Osmanlı Mimarisinde Fatih Devri,İstanbul:İstanbul Fetih Cemiyeti Yayınları.
Bozcu,Mustafa.Murat.,(2002),Erken Dönem Osmanlı Cami Mimarisinin Cephe Kuruluşları ve 15 yy İstanbul cami kuruluşlarına etkileri,İstanbul:Mimar Sinan G.S:Ü Sosyal Bilimler Enstitüsü Sanat Tarihi Anabilimdalı,Yüksek Lisans Tezi.
Cantay,Gönül.,(2002),Osmanlı Külliyelerinin Kuruluşu,Ankara:Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı Yayınları.
Eyice,Semavi.(1995),Fatih Cami ve Külliyesi,İstanbul:Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi.
Çelebi,Evliya.,(2012),Seyahatname,(Çev:Dr.Mumin Çevik),İstanbul:Üçdalneşriyat
İnalcık,Halil.,(1967) Fatih Sultan Mehmed Tarafından İstanbul’un Yeniden İnşası,(The Re buıldıng of İstanbul by Sultan Mehmedthecongueror),CT vol IV.
Tursun.Bey.,(1974) Tarih-i ebukfeth,(Çev:Prof.Dr.Mertol Tuluum),İstanbul:İstanbul fetih cemiyeti Yayınları.
Kunter,H.Baki.,A,Saim.Ülgen,(1938),Fatih Cami,İstanbul,İstanbul:Cumhuriyet Matbaası.
Uluç,Hıncal.,(2015,Aralık 06),Fatih Camisinin Altındaki Bizans,Sabah Gazetesi.Syf.7
Unan,Fahri.,(20029,Kuruluştan Günümüze FaihKülliyesi,Ankara:Türk Tarih Kurumu.
Ünver,Süheyl.,(1946),Fatih Külliyesi ve Zamanı İlim Hayatı,İstanbul:İstanbul üniversitesi yayınları.

Bir Karahanlı Başkenti Balasagun

  Bir Karahanlı Başkenti Balasagun Orta Asya’nın geniş bozkırları arasında, bugün Kırgızistan Tokmok yakınlarında mütevazı kalıntılarla varl...