21 Kasım 2022 Pazartesi

İbn Battuta Anadolu’da

 



Seyahat etmek; farklı kültürleri, şehirleri tanıma, daha önce görmediğimiz örf, adet ve gelenekleri görme imkanı sağlar. İnsanlık tarihine baktığımız zaman seyahat etmek insanlara hep cazip gelmiştir. Kimisi ticaret, kimisi diplomatik ilişkiler için kimileri ise farklı kültürleri tanımak içindir. Ancak her seyahat eden her kişi seyyah değildir. Seyyah olmak ayrı bir tecrübe bilgi, birikim gerektirmektedir.

Tarihte önemli seyyahlardan birisi de hiç şüphesiz 1304 senesinde Fas’ın Tanca şehrinde dünyaya gelen İbn Battuta’dır.

İbn Battuta Ortaçağ'daki Müslüman seyyahların en büyüğü olarak ifade edilir. Bir kısım şarkiyatçının da itiraf ettiği gibi eskiden Ortaçağ'ın en büyük seyyahı kabul edilen Marco Polo'nun bir numaralı rakibidir. Marco Polo'dan çok daha geniş bir alanı gezmesi ve üç kıtada en önemli kültür merkezlerine ulaşması münasebetiyle onu geride bırakmıştır. Kaldı ki İbn Battuta, gezdiği birçok ülkede toplumsal yaşama karışmış, evlilikler yapmış ve anılarını hiçbir kuşkuya yer bırakmadan güvenilir birine yazdırmıştır. Oysa Marco Polo’nun eselerinde hayal üstü anlatımlara sıkça rastlarsınız.  İbn Battuta'nın tüm gezileri hesap edildiğinde karşımıza 73.000 (73 bin) mil gibi dudak uçuklatan bir yol mesafesi çıkar. Bu geziler yaklaşık yirmi dokuz yıla tekabül etmektedir.

Battuta, seyahatnamesinde Türkiye’den de oldukça ilgili ile bahsetmiştir. Şam’dan bir Ceneviz gemisiyle on günlük bir yolculukla Alanya’ya gelen seyyahımızın Türkiye macerası başlar. Seyahatnamesindeki şu cümleler ilgi çekicidir;

“Rum diyarı diye bilinen bu ülke, dünyanın belki en güzel memleketi! Allah Teâlâ güzellikleri öbür ülkelere ayrı ayrı dağıtırken burada hepsini bir araya toplamış! Dünyanın en güzel insanları, en temiz kıyafetli halkı burada yaşar ve en leziz yemekler de burada pişer. Allah Teâlâ’nın yarattığı kullar içinde en şefkatli olanlar, buranın halkıdır. Bu yüzden şöyle denilir: ‘Bolluk ve bereket Şam diyarında, sevgi ve merhamet ise Rum diyarında!"

İbn Battuta, Anadolu toprakları için ‘’Rum Diyarı olarak bilinen Türk toprağı’’ tanımını yapmaktadır.



Bu toprakların eskiden Rumlar’a ait olduğunu belirten İbn Battuta, Müslümanların burayı İslâmlaştırdığını ve Müslümanların himayesinde Hristiyanların yaşadığını ifade etmektedir. Alanya’ya indikten sonra kara yoluyla Antalya’ya geçen seyyahımız bugün Kaleiçi olarak günümüze kadar gelen mahalleye uğrar ve şu ifadeleri kullanır.

“Gerek planı gerek düzenliliği ile diğer ülkelerdeki benzerlerinden daha üstün bir durumda. Ahali içindeki taifeler ayrı ayrı mahallelere yerleşmiş. Hıristiyan tüccarlar "mînâ" [=liman] adıyla anılan semtte oturmaktadırlar. Bu mahallenin çevresini büyük bir duvar kuşatmakta. Cuma vakti ve her gece bu duvarın kapıları kapalı tutulmaktadır.”

Şehir merkezinde bir Cuma Câmii, medrese, pek çok hamam gördüğünü ifade ederek gayet düzenli planıyla kalabalık ve zengin çarşılar bulunduğunu da eklemektedir. Ardından Muğla şehrine uğrayan Battuta, burada şeyh efendilerden birinin tekkesinde konakladığını Şeyh’in iyi kalpli, cömert bir kişi olduğunu ve kendisine sürekli ikramlarda bulunduğunu övgü ile anlatmaktadır. Yoluna Milas üzerinden Konya’ya doğru devam eden seyyahımız Konya şehri ile alakalı:

“Kûnya büyük ve güzel bir şehir. Meyvesi boldur. Sayısız nehir ve çayları, eşsiz bahçeleri var. Burada daha önce bahsettiğimiz kamaruddîn denilen kayısı türü yetiştirilir, Mısır ve Suriye’ye ihraç edilir. Şehrin caddeleri geniş, çarşıları da muntazam ve şirin. Her zanaatın erbabı çarşıda belirli bir yerde toplanmıştır. Buranın Büyük İskender tarafından kurulduğuna dair söylentiler var. Şimdi Karamânoğlu Sultan Bedreddîn’e ait şehirlerden biridir.” der ve özellikle ilim kültüründen ve Mevlanadan bahsetmeden geçmez.






Konya’dan sonra Karaman, Aksaray, Kayseri gibi çeşitli Anadolu şehirlerine uğrayarak Sivas’a geçen Battuta, şehrin pek düzenli ve bakımlı olup geniş caddelere sahip olduğunu ifade ederek çarşıların fevc fevc insanla dolup taşıdığını da ekler. Sivas’taki ahilik kültürü ile alakalı önemli bilgiler veren Battuta, şunları İfade etmektedir;

“Şehre yaklaştığımız zaman bizi Ahı Bıcakcî [=Bıçakcı] Ahmed’in yoldaşları karşıladı. Bunlar, kimi yaya, kimi atlı olup kalabalık bir grup hâlindeydiler. Onlardan sonra Ahı Çelebi’nin yoldaşları çıktı karşımıza. Ahı Çelebi, ahıların ileri gelenlerinden olup rütbece Bıcakcî’dan üstündür. Bunlar kendilerinde misafir olmamı istedilerse de ilk gelenlerin önceliği ve ricasından ötürü bu isteği yerine getirmek mümkün olmadı. Beraberce şehre girdik. Hepsi de misafir ağırlamakla övünüyorlar.”

 

İbn Battuta, Anadolu’da daha birçok şehre uğramıştır Yolunu düşürdüğü en önemli şehirlerden birisi de Bursa’dır. Bursa’da Osmanlı Devleti’nin kurucularından olan Orhan Gazi’ye denk geldiğini anlatmaktadır.

14.yüzyılda Anadolu’daki şehirlerle alakalı önemli bilgiler veren İbn Battuta, gezisine Sinop üzerinden Kırım’a doğru devam eder.

Mehmet Sancak








11 Haziran 2022 Cumartesi

ALİYA İZZETBEGOVİÇ’E GÖRE İŞÇİ SINIFI

 


ALİYA İZZETBEGOVİÇ’E GÖRE İŞÇİ SINIFI

 

İnsanoğlu var olduğu ilk günden itibaren kendisini hep bir çalışma ortamının içerisinde bulmuştur. İnsanlar fizyolojik olarak ihtiyaçlarını karşılamak, ya da daha fazla çalışarak refah bir hayat sürmek için hayatın doğası gereği bunu yapmak mecburiyetindedir. 18.Yüzyıldaki Sanayi devrimine gelene kadar Tarım toplumu olarak hayatlarını idame ettiren İnsanoğlu artık bu Tarihten sonra farklı bir kimliği bürünecekti. ‘’İşçi Sınıfı’’ bu kimlik insanların bin yıllardır gelen yapı kodlarını kökten değiştirmiş olacaktı. Bu hadise ile beraber batı dünyası yenir bir üretim, çalışma ve yaşam biçimi geliştirmiştir. İngiltere’de ortaya çıkan ve daha sonrası avrupa ve tüm dünya’ya yayılarak İnsanların Kırsaldan Şehre hızla göçüne neden olacaktı. Bu sanayileşme  ucuz iş gücü, Çocuk işçi ve Kadın işçileri beraberinde getirdi ve en acısı Sömürgeciliğin sistematikleşitirmesini.

20.Yüzyılın en önemli düşünür ve liderlerinden olan Aliya İzzetbegovic’de  Doğu-Batı arasında İslam kitabında bu kısma değinmiştir.

‘’Şehrin bir ürünü olarak işçi sınıfı ve salt uygarlığın, yani muhtevasında en az kültür bulunan uygarlığın menfi etkisinden en büyük ölçüde müteessir olduğunu fabrikaların şahsiyeti duygusuzlaştırdığını ve baskı altına aldığını’’ ifade eder. Aliya’nın bu ifadelerini günümüz sanayi şehirlerine baktığımız zaman daha net görebiliyoruz. Fabrikalarda çalışan insanlar mesai yoğunluğundan ailesi ve kendisine ayıracağı zamanı çalmaktadır. Aliya’nın ‘’Şahsiyeti duygusuzlaştırma‘’ ifadesi ise üzerine çokça düşünülmesi gereken bir kavramdır.

‘’Kapitalist ekonomiyi yer yer sarsan grevlerin hemen hemen hepsinin istisnasız bir ekonomik mahiyeti vardır. Böyle grevler Ücretlerin arttırılmasını öngören anlaşmalarla sona erer. Ekonomik gelişmenin süreci işçi sınıfının maddi bakımdan yoksullaştırılmasına doğru seyretmediğinden ,  bu sınıf her yerde sınıf kavgası yerine toplumdaki muarız gruplarla sınıf barışı için gereken şartlarla ilgili uzlaşma yolunu aldığını’’ ifade eden Aliya yazısına Şöyle devam eder;

‘’işçi sınıfı klasik şekli, yani ezilen fabrika proleterlerinin sınıfı Marx’ın gördüğü ve ‘’kendi kendini bertaraf edinceye kadar baki kalacağını telakki ettiği gibi ancak muvakkat idi. Fiziki iş peyderpey büyük otomatize sistemlerin kontrol ve idaresine doğru kayıyor. Bu itibarla ilim ve tekniği gelişmesi, ’’üretim vasıtalarının geliştirilmesi’’ işçi sınıfının hakimiyetine değil’’ . Aksine sınıf olarak peyderpey bertaraf edilmesine yol açmıştır. Bu gelişme iktidarı el işçisine devretmiştir. Gelişme, sadece üretimin ağırlık merkezini ve hatta onun sosyal etkisini yavaş yavaş teknik uzmanlara aktarmıştır. Böylece idealizm ve İnkılapçı romantizmin son izleri de kaybolmuş  oluyor. Akılcı ve Ruhsuz bir iktidar olan teknokrasi, Tutarlı bir uygarlığın son ifadesi olarak sahneye çıkar.’’ İfadeleri ile tamamlar.

 

Sonuç olarak günümüzde Sanayi Devrimi’nin biçimlendirdiği dünyada yaşıyoruz, Daha çok çalışan, daha çok tüketen ve harcayan Hayatlarımızı düşüncelerimizi bu devrimin çizdiği çerçeve içinde yaşamaya çalışıyoruz. İşçi Sınıfının getirmiş  olduğu bugün ki toplum yapısı toplumsal konularda hissizleşmiş Kültür ve Sanat anlamında kendisini geliştirmeye vakit ayıramayacak bir hale gelmiştir.

 

Bir şehrin urgan satılan çarşıları kenevir
kandil geceleri bir şehrin buhur kokmuyorsa
yağmurdan sonra sokaklar ortadan kalkmıyorsa
o şehirden öcalmanın vakti gelmiş demektir

Duygular paketlenmiş, tecime elverişli
gövdede gökyüzünü kışkırtan şiir sahtedir
gazeteler tutuklamış dünya kelimesini
o dünyadan, o şiirden öcalmalı demektir

Ölüm gelir, ölüm duygusuna karşı saygısız
ve zekâ babacan tavrıyla tiksinti verir
söz yavan, kardeşlik şarkıları gayetle tıkız
öcalınmazsa çocuklar bile birden büyüyebilir

Yargı kesin: Acı duymak ruhun fiyakasıdır
kin, susturur insanı; adına çıdam denir
susulunca tutulan çetele simsiyahtır
o siyah öcalmakcasına gür ve bereketlidir

 

/ İsmet Özel


*Resim: Diego Rivera-“Detroit Savaşı”




Mehmet SANCAK

 

 


24 Nisan 2022 Pazar

KAPANDI YILLANMIŞ YARA

 


"Habu işlere bu kadar ilgileneceğine ders çalışsan Profesör olmuştun e oğlum"


Çocukluk ve     gençlik yıllarımın ilk başlarında her günümüz ve saatimiz Trabzonspor olunca böyle söylerdi annem bana.

Trabzonlu bir aile olarak 90'lı yılların sonunda Bursa'ya göç edince Memleket sevdasını ve Özlemini doğal olarak Trabzonspor etrafında yaşıyorduk.

Metropol bir sehirde Sokaklarda,Okulda,Sınıfta Trabzonspor'u tutanların azinliğını görünce istemsizce daha da bağlanmıştık bu takıma,

Öyle ya, herkes hiçbir bağlantısı olmasa da İstanbul takimlarini Tutuyordu yani "Güçlü" olanı.

Ortaokul ve Lise yıllarımda Haftasonu galip geldiğimiz an göğsümüzü gere gere Okula gider haklı gururunu yaşardim, Yenildigimizde ise okul yolu çok uzak gelirdi bana.

Bu Gurbet psikoloji ben ve birçok kişide olduğu gibi farklı bir bağ kurdurdu takım üzerinde.

En son babalarımızın Gördüğü şampiyonluk coşkusunu Bir türlü biz görmemiştik.

Bir şekilde Masa başında kaybettiğimiz,Sevinçlerimizi kursağımizda bıraktıkları yıllar yaşadık.

Hani O,Taraftarımızın yazdığı şiirde olduğu gibi;

"81 il var ülkemde ve biri hariç hepsinde şampiyonluğu kutluyor sokaklar. bizim mahalle bekliyor, bizim sokaklar, bizim uşaklar... o kupayı hasretle, özlemle bekliyor. rica ederim! sıkılmadık, bıkmadık. çünkü hasret arttıkça özlem kavuşmalar daha öte olur biliyoruz.

Sizlere bir sır daha vereyim. biz, yani bordo mavi yürekler bir gün yeniden şampiyonluğun öyküsünü yazacağız. en ötesini yaşayacağız kavuşmaların. o gün karadeniz taşacak, toprak bordo kokacak, yağmur mavi yağacak, "


İşte biz hep yıllarca bekleyen o "Uşaklar" olduk.


Her seneye "Bu sene o Sene" diye başlayarak Husranlar,Husranlar...


"Ama Şimdi O deniz 38 yıl sonra yarıldı. sadece bize içinden yürümek kaldı." dediğimiz döneme geldik.

Rüya gibi,Hayal gibi geliyor 

Çünkü ulaşılmaz,Varılamaz denilen Kupa'ya varıyoruz.

Trabzonspor bizim için çoğu zaman kuru bir Taraftarliktan ziyade bir duruş,ideoloji ve fiktiryattir.

Nitekim Türk şiirinin Önemli Temsilcilerinden İsmet Özel'in 90'lı yıllarda yazmış olduğu "Küçük İbo neden Trabzonsporlu" adlı köşe yazısında bunu açıklıyor.

 

"Trabzonspor taşralı olmaktan gelen ezikliğin, merkez karşısında ikinci derecede veya gölgede bırakılmış olmaktan sıyrılmak isteyen kompleksli yaranma tutumunun değil, otantik inisyatifin sembolüdür. Trabzonspor'la birlikte desteklenen şey ihmale uğramışların başarıya olan özlemleri değil, kendilerinde cevher bulunduğuna inananların inisyatifi elden bırakmama kararlılığıdır. Küçük İbo bunu "Kümeye de düşse (Küme düşse de demek istiyor) sapına kadar Trabzonsporlu" kalacağını söyleyerek dile getiriyor.


Çocukluktan henüz çıkma aşamasında bulunan bir Urfalı'nın Trabzonspor taraftan olmasını tesadüfi bir olay sanmayınız. Türkiye topraklarında bazı yöreler, bazı vilâyetler var ki bunlar ülke insanlarına özgü kültürel bütünlüğün dinamosu işlevi görür. Benim tespitlerime göre bunlar: Urfa, Trabzon, Konya, Balıkesir vilâyetleridir. Bu vilâyetler Anadolu topraklarının şimdiye kadar uğradığı sarsıntılar sırasında yeniden derlenip toparlanmayı temin edecek gücün doğmasını beklemektense felâket karşısında kendi gücünü harekete geçirmek üzere duruma derhal el koymanın ruhî kabiliyetini aralıksız hazır bulundurdular. Bu vilâyetlerin yerli (ve yerlileşmiş) insanları ülke bütünlüğünün değerini kendi bütünlükleriyle eş tuttukları için mahallî özelliklerini kaybettikleri taktirde Türkiye'nin kimlik kaybı hususunda uğrayacağı zararın ne kadar büyük olduğuna dair derin bir bilinç taşıdılar. Mahallî özelliklerine sahip çıkma (hemşehrilik vs.) bakımından benim yukarıda saydığım dört vilâyeti geride bırakacak bir çok yöre zikredilebilir. Fakat benim andığım vilâyetlerin mahallî özelliklerinin eksenini "otantik inisyatif" teşkil ediyor. Bu bakımdan Urfa, Trabzon, Konya, Balıkesir vilâyetlerini Türkiye'nin hayırlı bir gelecek arayışında hazır maya saymalıdır."








25 Nisan 2022 

(Hasrete 5 gün kala)

Mehmet Sancak 

Sivas

21 Nisan 2021 Çarşamba

VENEVİK’TE BİR TÜRK HANI:FONDACO DEİ TURKCHİ

VENEVİK’TE BİR TÜRK HANI:FONDACO DEİ TURKCHİ







 

İtalya’nın Kuzeydoğusunda Po ve Piave nehirlerinin deltaları arasında 117 adanın üzerine kurulan Venedik şehri sadece doğal güzellikleri ile değil aynı zamanda tarihi mimarisi ve sanat eserleriyle ile dünyaca ünlü bir turizm merkezi haline gelmiştir. Şehrin tarihi izleri VI. yüzyılına kadar inmektedir. Doğu Roma’ya bağlı olarak geliştiğinden Doğu’nun en batıdaki ve Batı’nın en doğudaki şehri diye anılır. İncilin derleyicilerinden Aziz Markos’un mezarının Venedik’e getirilmesi ile daha önemli bir şehir haline gelmiş ve onun adıyla anılmaya başlanmıştır.

Venedik’i önemli kılan unsurlardan biriside Hiç şüphesiz ticarettir. Cumhuriyet, Ortacağ, Rönesans dönemi boyunca önemli bir deniz gücü ve finans merkezi haline gelmiştir. Avrupa’nın Atlantik kıyılarına kadar hareketli bir ticaret ağı oluşturmuş ve bundan dolayı da önemli bir kent haline gelmiştir. Venedik, Kurulduğu ilk günden beri Müslüman devletlerle ticari ilişkilerde bulunmuştur. Venedik özellikle Ortaçağ dönemine geldiği zaman şehrin idarecileri gerçek bir ticaret ağı kurmuşlardı.

Akdeniz havzasından uluslararası anlaşmalar çerçevesinde ticaret yaptılar. Mısır’da Eyyübiler, Memlüklüler, Anadolu’da Selçuklular, Menteşe ve Aydınoğulları beylikleri Karadeniz’in kuzeyinde Kırım Tatarları gibi devletlerle ticaret yapmışlardır. Venediklilerin Osmanlı ile teması 1350’li yıllarına rast gelmektedir. İki ülke arasındaki ilk ticari antlaşma 1390’da I.Beyazıd’ın onaylamasıyla yapılmıştır. Her iki ülke arasındaki ticari seyahetleri karşılıklı bir şekilde yapılmaktaydı. Bir Venedik listesine göre 1360 martın da Marino Venier ve Leonardo Contarini Edirne’nin fethinden dolayı I.Murad’ı tebrik için gönderilmişti. Osmanlı Elçilerinin ve Tüccarların Venedik şehrine ziyaretleri bu tarihlerden sonra sık sık olmaya başlamıştı. Saraydan giden görevliler bizzat padişahın isteklerini getirmek için gittikleri de oluyordu. İşte bu Seyahatler zamanla Türklerin Venedik’te iz bırakmasına neden olmuştur. Saray ve Devlet ricali adına giden ya da herhangi bir malı satmak gayesiyle gönderilen Türkler büyük gruplar halinde Venedik pazarlarında bulunurlardı. Aylardır burada kalan Türk tüccarların birde burada konaklama ihtiyaçları oluyordu. Venedik hükümeti usül gereğince Türk tüccarlar için bir arada oturabilecekleri özel bir ikametgah göstermek durumunda kalmıştı.

Senato’nun kararıyla Rialto’da harap San Mattea Kilisesine bitişik olan  Sen Bortolo Vendramin adlı bir han bulundu geniş ve rahat olan bu yerde Türklerin Vazgeçemeyeceği  Hamam yapısı da bulunmaktaydı.1620’li yıllara gelindiğinde Türkler o binaya sığmaz hale gelmişti ve bugün ‘’Fondaco dei Turchi’’ adı verilen Ferrara Dukasının evine yerleşilmişti. Venedik’te şehre ayak basılan Piazzale Roma (Roma meydanı) veya Büyük kanal üzerinden San Marco’ya yol alındığında karşınıza çıkacaktır.

Yapı Bizans-Arap ve Ortaçağ İtalyan mimarisindeki izlerle sentez oluşturmaktadır. Bu yer Türklerin ticaret merkezi olarak anılan ve uzun yıllar konakladıkları yerlerden en önemlisi ve ayakta kalanıdır. Türklerin bu yapıdaki izlerini Bugün halen daha görebilirsiniz. Günümüzde Doğa Tarihi Müzesine ev sahipliği yapmaktadır.

 









 

 

 

Mehmet SANCAK





 

İBNİ HALDUN VE ŞEHİR - 1

 

İBNİ HALDUN VE ŞEHİR - 1

 

 





14.yy’da İslam Medeniyetinin yetiştirmiş olduğu en önemli Sosyolog ve Tarihçilerden ola ibni Haldun’un görüşleri yüzyıllar geçmesine rağmen güncelliğini korumaktadır. Ancak Yine İbni Haldun'un ifadesi olan ‘’ Çoğrafya kaderdir’’ sözü ışığında şehirleşme ile alakalı söylemiş oldukları her Coğrafya’da aynı unsururları ve ve olguları taşımayabilir. Öncelikle İbni Haldun İnsanları ikiye ayırmaktadır Bedevilik (Göçebilik) Hadarilik (Yerleşiklik) Göçebe ve yerleşik hayat tarzının hem doğal hem de zorunlu aşamalardan geçtiğini ve Ne zamanki insanların  istediklerinden daha çok kazanma hırsına düştüler o zaman yerleşik hayat geçmeye başladılar. Çünkü ister Yerleşik Hayat olsun İster Göçebelik insanın geçim derdini maddiyat oluşturmaktadır.

Toplumlar her ne kadar Vatanları diye topraklarında kalsa da Ekonomik anlamda Yıllar boyu sürebilecek gurbet hayatını yaşayabilmektedir. İbni Haldun’a göre insanlık ,yerleşik hayata geçtikden sonra önce köyler ve kasabalar daha sonrada kalabalık nufüsları barındıran şehirler kurmaya başlamıştır. Ancak İbni Haldun için Şehirliyi anlamak için bedevilik (köylüleşme) kavramını iyi anlamak gerekmektedir. Şehirli yaşam bedeviliğin bir uzantısıdır, Bedevilik insan için şehirliliğe geçiştir. Bedeviliğin Şehirlileşmeden önce geldiğini vurgulamaktadır Bedevi toplumlarda yanı kırsal yerleşimlerde asabiyet ( beraberlik, yardımlaşma) ruhunun daha yoğun olduğunu ifae etmektedir. Başlangıçta bütün insanlar bedevidir ancak Sosyal statü gereği ve daha çok Maddi kazanç elde etmek isteyenler şehirlere göçmektedir. Ancak zarurı ihtiyaçtan dolayı şehirlere göçtüklerinden dolayı Şehirde Mecburen katlanmaları gereken bir toplum vardır. İbni Haldun şehirleri bedevilerin kurduğunu ve bedeviliğin şehirlilikten daha eski olduğunu ifade eder.

                    

 

 

Şehirlinin bedevilerden daha az cesur ve hatta güvenlik ve bir takım ihtiyaçlar konusunda ona muhtaç olduğunu anlatırken tüm bu kişilik özelliklerinin tabiat ve mizacı değil İnsanın imkanları ve alışkanlıkları olduğunu söyler. Yani aslında kişi içinde bulunduğu şartların etkisi altında ve onun şekillendirmesinde tamamıyla edilgendir. İnsan zamanla alışkanlık haline getirdiği durum zamanla onun için bir ahlak hatta bir meleke haline gelir. Tüm bunlara karşın bedeviler Şehirlilere göre daha eksiktir. Asgari geçimlerini bile karşılamak için şehirliye muhtaç olan bedevi ona mahkumdur. Ona bağlanmak ve hatta çağırdığı zaman gitmek zorundadır.

 

 

 Şehirler kurucularının bakış açıları, iklim ve coğrafi şartların etkisiyle şekillenir. Her şehrin bir ruhu vardır sözü aslında Şehri bina edenlerin kültürel birikimidir buda doğal itibari ile Şehirlerin ruhunu yansımaktadır. Şehirler yapılırken İklim ve Coğrafi şartlar önemlidir bu unsurlar Şehirleşme kültürünü de oraya koymaktadır. Şehir verimli topraklar üzerinde ve inşaat için malzemenin bol olduğu yerlerde kurulursa doğal ve daha büyük gelişken bir şehir olacağını da ifade etmektedir. İbni Haldun’a göre Bir toplumun siyasal örgütlenmesi ile Şehirlerin kurulumu arasında çok sıkı bir bağ vardır. Kent ve Kasabaların kuruluşu, Devletlerin kuruluşundan önce olup söz konusu yerleşim birimleri devletin ikinci evresinde gelişirler. Şehir ve Devletin ömrü doğru orantılıdır. Eğer devlerin ömrü kısa olup yıkılırsa şehrin imarı durur ve giderek yıkılmaya yüz tutar. Aksi durumda devletin ömrü uzun olursa kale, hisar, köşk gibi büyük bina ve yapıları inşa edilmesinin ardı arkası kesilmeden devam eder, nufüs artar pazarlar ve şehirler genişleyip gider Birçok İslam medeniyetine ev sahibi yapmış kentler bu şekilde gelişmiştir eğer kentlerin etrafında ve civarında dağlar ve verimli topraklar bulunursa o zaman o şehirler varlıklarını sürdürebilirler. uygun çevresel ve ekonomik olanaklara sahip olmayan kentlerin bayındırlığı kısa zamanda kaybolur. Mevcut devletlerin yıkılmasıyla birlikte kentleri yıkılmaktan kurtaran bir başka faktörde, yeni kurulan devletin bir kenti kendisine başkent olarak seçmesidir.

 

ibni Haldun, Kentlerin kuruluşu sırasında bazı koşullara uyulması gerektiğini söyler. Bunlardan bazıları ‘’Zararlardan sakınmak için bütün ev barınakların etrafının sur ve duvarlarla cevrilmelidir. Şehir asılması ve çıkılması zor olan bir binanın tepesinde bina edilmeli yada yapılan inşanın etrafı sularla çevrili olmalıdır’’ der Ancak burada görülmektedir ki İbni Haldun bu kavramı Şüphesiz Ortacağ Dünyası için kullanmıştır. Çünki bu ihtiyaçların çoğu savaşçı toplumlar içindir.Şehirin kurulması ile alakalı bahsetmiş olduğu ve üzerine durduğu diğer kavramlardan biriside Şehrin sağlık durumudur. Ona göre ‘’ Şehirin havası hoş ve temiz olmalı, Şehrin havası hastalıklı ve zararlı olan sular ve yahutta pis kokulu su yatakları rutubetli Çayırların yanına kurulursa İnsanla ve hayvanlar Çok çabuk hastalanabilir.’’ İbni Haldun Şehirlerle alakalı ‘’Kentin Etrafında tarım için elverişli ve verimli topraklar bulunmalı, kentin kuruluşu ve kentsel yaşam için elzem olan yakıt ve yapı malzemeleri de kentten çok uzaklarda olmalı, kentin ırmak ve deniz kenarında kurulması, ulaşım ve nakliyat sorunu’ da Çözmektedir.’’ Önerilerinde bulunmaktadır. Arapların ,İslamiyet’in ilk Çağlarında Irak’ta ve Kuzey Afrika’da Şehirler kurarken, bu Şartlara pek uymamışlardır. Bu Yüzden kurulan şehirler, çabucak yıkılmaya yüz tutumuşlardır. Afrika da Keyrevan Şehri gibi basra, küfe gibi şehirler örnek gösterilmektedir.

 

 




Mehmet SANCAK

 

 

 

 

                

 

20 Mart 2020 Cuma

SELÇUKLU SANATINDA GEOMETRİK SÜSLEME


SELÇUKLU SANATINDA GEOMETRİK SÜSLEME

Süsleme, bezemek ve donatmak anlamındadır. Genel bir tanımla süsleme resim sanatının bir kolu olup, belirli bir yerin eşyanın, mimari eserin, güzelleştirilmesi için; üsluplaştırma, şekil, resim ve motiflerle tezyin edilmesidir.
İslam süsleme sanatı içerisinde en yoğun şekilde kullanılan süsleme biçimi de hiç kuşkusuz Geometrik düzenlemelerle olan süslemeler olmuştur.
Geometrik süsleme İslam kültürünün egemen olduğu bütün çevrelerde, hemen hemen her teknikte ve her malzeme üzerinde uygulanmıştır. Yapıların anıtsal taç kapılarından, minyatürlerin arka planlarına; tuğlaların dizilişinden yazma kitapların süslemelerine Ahşap malzemelere kadar her yerde geometrik düzenlemeye yer verilmiştir.

                                          (BEYŞEHİR EŞREFOĞLU CAMİ MİNBER VE MİHRAP)

Kaina’ta yaratılan hiç birşey boş ve anlamsız değildir. İslam düşünürleri ve Tasavvuf ehilleri her bir motife ve figüre anlamlar yüklemiştir. Nitekim Araf süresi 54.ayeti kerimesinde ‘’Şüphesiz Rabbiniz Allah, gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Arş üzerine hükümran oldu. O, geceyi durmadan onu kovalayan gündüze bürüyüp örter; güneş, ay ve yıldızlar emrine âmâdedir. İyi biliniz ki yaratma ve emir O'nundur. Âlemlerin Rabbi olan Allah ne yücedir.’’
Yine Saffat suresi 6.ayetinde ‘’Gerçekten biz dünya göğünü (o yakın göğü) bir zinetle, yıldızlarla süsledik.’’ ve buna benzer birçok ayeti kerimede yıldızlar ve Geometrik formlardan bahsedilmektedir.
Yine islam düşüncesin de  Gök 9 katlıdır. Arş 8 Yıldızlar ve burçlar katı ise 7’dir bu sembol ve sayıların geometrik motiflerin simetrinin yanında anlamını da vurgular.
Orta Asya inancında Sembolik olarak sayılarında anlamı bulunmaktadır. Nehirden göğe uzanan kat sayısının 6 olduğu Altay bölgesinde Kutup yıldızının göğün 5.katında,Ay 6.katında Güneş ise 7.katında olduğu inanılır.
İslamiyetin ilk yüzyıllarından beri sanatçılar geometrik ifadeye doğru yönelmişlerdir.
İslam geometrik sanatı, genelde iki öge üzerine kurgulanmıştır. İslam inancı bunu bir birlik ve bütünlüğün temsilcisi olarak görmüştür ve sanatın her dalında bu sistem dahilinde eserler verilmiştir. Bu iki temel öge, simetri ve sonsuzluktur. “Sonsuzluk, İslam bezeme sanatlarında en geçerli prensiptir. Yüzeyin bütününü kaplayan desenlerde, sonsuzluk iki boyut üzerinde sürer. Geometrik süslemenin Türkler de ilk olarak mimaride uygulama alanı bulmasının, 11. yüzyılda, Karahanlı ve Büyük Selçuklularla başladığı görülmektedir. Geometrik kompozisyonların belirgin, sürekli ve tutarlı bir özellik haline gelmesi bu dönemdedir. 11. ve 12. yüzyıllarda Horasan- İran Bölgesinden başlayıp, Azerbaycan yoluyla Anadolu’ya ulaşmıştır. Anadolu Selçuklu sanatında geometrik süslemeyi, bütün malzemeler üzerinde görmek mümkündür.
Mimari özellikleri ve süslemeleri açısından özellikle Emevi sanatında önemli bir yeri olan ilk islam devleti Emevilerin başkenti olan Şam’da 705-715 yılları arasında Emevi halifesi Abdulmelik tarafından yaptırılan ilk anıtsal cami, Şam Emevi cami’nin pencere şebekelerinde geometrik düzenlemeler kullanılmıştır. Batı duvarı üzerinde yer alan geometrik kurgulu pencere şebekeleri daire, altıgen ve diogonel girid çizgilerle geometrik düzenleme yapılarak zengin bir örnek oluşturulmuştur.
Süslemedeki özellikle yıldız sistemlerinden tek sayılı olanlar (5, 7, 9) sonsuzluk etkisi oluşturan motiflerdir. Açık sistem örneğidirler.
Bunlardan birincisi geometrik yıldız ağlarından oluşan şekillerdir ve çokluk içinde birlik, birlik içinde çokluğu kavrayan insan zihninin tefekkür halinin en çarpıcı simgesidir.
Bugün Özbekistan Buhara Şehir merkezinde yer alan 10.yy’da inşa ettirilen Orta Asya’da ilk Müslüman Türk eserlerinden olan Muğak Attari camisinin Taç kapı girişinde Geometrik kompozisyonlar yer almakta
Anadolu Selçuklu mimarisinde, bitkisel, geometrik, yazı ve nadir olarak da figürlü süsleme ile yüzeyler tezyin edilmiştir. Erken dönemlerde doğudan getirdikleri, süsleme türlerini ve motifleri kullanmışlardır. Anadolu'ya yerleştikten sonra motifler zamanla dolgun ve tek başına "Selçuklu Şahsiyeti"ni kazanmıştır.
Anadolu Selçuklunun en önemli yerlerinden olan Sivas’ta bu düzenlemleri sıkça görmekteiz.1217 tarihinde İzzettin Keykavus döneminde inşa ettirilen Sivas Şifaiye Medresesinin Taçkapısında döneminde sıkça beğenilen Geometrik kompozisyonları kullanılmıştır.


                                              (SELÇUKLU ÇİNİ ÖRNEKLERİ)

Sivas ilinde göze çarpan diğer yapılardan bir tanesi de hiç Şüphesiz Gökmedrese’dir 1271 tarihinde Devlet adamı Sahip ata Fahrettin Ali tarafından inşa ettirilen bu eserin Portal kapısında 8’gen formu çok rahat bir şekilde görebilmekteyiz. Geometrik soyutlama, somut sanat akımlarının yararlandığı bir soyutlama yöntemidir. Nesnel ve evrensel bir bakış açısını yansıtan bu eğilimde, özellikle geometrik ögelerden yararlanılmıştır. Geometri de uyumun sağlanması en basit örneklerde gördüğümüz simetri düzenidir. İslam sanatları içinde simetriye çok yer verilmiştir. Geometrik motifler, simetri uygulamasına en yatkın olan desenlerdir
Anadolu’da tuğla mimarisinin geometrik bir tezyinatı, daha çok Azerbaycan yoluyla gelen İran-Büyük Selçuklu kültür çevresinin etkisindedir. Taş bezemelerde görülen bazı geometrik örneklerin bile söz konusu çevrenin tuğla tezyinatını örnek aldığı artık kesin olarak kabul edilen bir husustur. Bunun en önemli örneklerinden bir tanesi Sivas Şifaiye içerisinde Selçuklu sultanı izzettin Keykavus tarafında yaptırılan kendi türbesi ön yüzünde görülmektedir.5’gen 6’gen ve 8’gen geometrik formların simetrik bir şekilde bir bine geçişi en güzel örneklerdendir.
şekillerle kurulan tasarımlardan biri; düzgün altıgenlerin ilmeklenmeleri ile biçimlenmektedir. Küçük boyutlu ve açı üzerine oturan düzgün altıgenler, üst üste yatay sıralarda yarım konularak dizilir. Büyük boyutlu altıgenler ise, açı üzerine otururlar ve küçük altıgenlerin kenarlarına ilmeklenirken odaklarda altı kollu yıldızları biçimlenir. Düzgün aralarla yenilenen bu iki öğeden kurulu geometrik geçmenin çözümlemesi aşağıdaki aşmaları içermektedir

Selçuklu dönemi geometrik örnekleri daha çok dini yapılarda ve özellikle çini mozaik tekniğindeki mihraplarda görmek mümkündür. Selçuklu devri eserlerinden olan Konya Bey hekim Minberi Çini süsleme örneklerinden en güzelleridir.
Anadolu Selçuklu vezirlerinden Celaleddin Karatay’ın  1251 yıllarında yaptırdığı Karatay medresesi Anadolu Selçukluları döneminde Konya’da inşa edilen önemli eğitim kurumlarından biridir. Çinili kubbesiyle dikkati çeken yapı inşası bakımından diğer medreselerden ayrılır.Kubbe kasnağında özellikle 10’gen ve 12’gen Geometrik düzenlemeler mevcuttur.
On kollu yıldız elde etmek için bir dairenin çevresi on eşit parçaya bölünür. Karşılıklı noktalar birleştirilerek dairenin muhtelif çapları elde edilir.
Geometrik Motifler Taş,Tuğla,Çini malzemede kullanıldığı gibi Ahşap malzemede de sıkça tercih edilen formlardan birisiydi.Malzemenin işlenmesi temin kolaylığı gibi nedenlerden Ahşap malzeme üzerine Geometrik desenler uygulanmaktaydı 1155 yılında Abanoz ağacından imal edilen Konya Alaeddin cami minberi Türklere özgü olan Kündekari tekniği ile yapılmış nadide örneklerden bir tanesidir. Minberin ön yüzünde 6 köşeli örneklerine rastlanırken yan yüzeylerinde ise 8 köşeli 10 yıldızlara rastlanmaktadır.
1335 yılında İlhanlı veziri Sungur bey tarafından Niğde’de yaptırılan Sungur Bey camisinin ana Portal Taçkapı giriş kapısının Geometrik süslemeleri yine Ahşap işçiliği bakımından çok önemli eserlerden birisidir. Ahşap kapıya ilk bakıldığı zaman iri 8 kollu yıldızlar dikkati çekmektedir. Her bir panoda bu yıldızlardan iki tam bir yarım örnek görülür. Büyük sekiz kollu yildizlardan sonra, bes köseli küçük yildizlar, altigen, dörtgen bölmelerle yarım ve çeyreği görülebilen sekizgenler farkedilir. Bütün bu bölmeler, üzeri yivlenerek profilli hale getirilmiş çitalarla birbirinden aynlmistir. Geometrik şekilli bölmelerin ici palmet ve rumili bitki kompozisyonlarla dolgunlaşmıştır.
Sekizgen birimli düşey ve yatay çizgilerde eş aralarla yinelenirler. Bunların kenarlarına eklenen büyük kareler, odaklarda sekiz kollu yıldızları biçimlendirirler bu geçmenin çözümlenme aşamasıdır. Aşamalarda, niş yüzeyi, yarıçapları nişin genişlik ve yüksekliği ile orantılı eş yarıçaplı çemberlerle, her çemberin çevresindeki dört çemberin yayları ortadakinin odak noktasında kesişip çember ağına bölünür. Odak noktaları aynı yatay ve düşey çizgiler üzerinde sıralanan çemberler, aynı bindirme kareler ve giderek sekizgen kareler yerleştirilir. Birim şekiller içine, birbirini izleyen aşamalarla, bindirme yöntemi ile sekiz kollu yıldızlar, bindirme kareler çizilerek çemberin odağına doğru giderek küçülen iç içe geometrik ögeler elde edilir. Uygulamaya geçişte geometrik ögeler ve çizgiler arasında bir seçim yapılır.







MEHMET SANCAK


19 Mayıs 2019 Pazar

KERVAN YOLUNDA BİR DURAK:KAVGA DÜZÜ

KERVAN YOLUNDA BİR DURAK:KAVGA DÜZÜ

( Tarihi Kervan yolu duraklarından Kavga düzü)



Karadeniz bölgesi her zaman coğrafyası ve tabiatından dolayı ilgi noktası olmuş ve bu bölgede en dikkat çekici şehirlerden bir tanesi  gerek tarihsel ve ticari anlamda Trabzon şehri olmuştur. Antik dönemden itibaren özellikle deniz ticareti yoğun bir şekilde kullanılmış bu bölgeye Anadolu ve Kafkasya coğrafyasından bir çok Kervan ve halklar kullanmıştır.  Trabzon Şehrinde Özellikle Osmanlı zamanında yoğunlukla kullanılan bir ticaret bölgesi vardır ki halen daha işlevini yürütmektedir. Bugün Trabzon-Sürmene sahilinden başlayarak Bayburt güzergahı ve Erzurum’a devam eden Kervan yolu Osmanlı devrinde en yoğun kullanılan Ticaret güzergahlarından birisiydi.
Bu Tarihi yol gerek Dede Korkut hikayelerinde gerekse Evliya Çelebi seyahatnamesinde konu alınmıştır. Kervan yolu sadece ticari faaliyetlerde değil aynı zamanda askeri anlamda da önemli bir konuma sahip güzergah olmuş ve bu bağlamda I. Dünya savaşında Rus işgaline uğrayan Bayburt ve Trabzon’un İşgal dönemlerinde Osmanlı ordusunun stratejik bir güzergah noktası olmuştur. Sürmene  sahilinden Bayburt noktasına uzanan bu zor coğrafyadaki Kervan yolunun güzergahı 70 km’dir engebeli arazi şartları yolun süresini uzatıyor ve netice itibariyle Kervandakilerin dinlenme ihtiyacı ortaya çıkabiliyordu.
Tamda bu noktada yorulan kervanların dinlenme yeri hanlar oluyordu. Özellikle Selçuklu ticaret ağından bildiğimiz han kültürü Osmanlı zamanında geleneğini doğal itibariyle sürdürmüş, Hanlarda konaklayan yolcuların ihtiyaçlarının giderilmesini sağlamak ve yardımcı olmak için devletin desteği ile beraber 3 gün konaklama ücreti alınmaz ve güvenli ticaret yapmalarını sağlamak için kervan yolu güzergahında kolluk kuvvetlerini bulundururlardı. Kervan yolunda en önemli dinlenme noktası bugün Köprübaşı sınırları içerisinde Yüksek dağların geçiş noktasında 1300 metre rakımdaki Kavga düzü ya da diğer bir adıyla Kahve düzü olarak adlandırılan yerdir.


Bu bölgeye gelen kervanlar en az 20-30 at ile gelir yüklerini indirirdi.Karadeniz bölgesi ve Doğu bölgesinden gelen kervanlar burada yer darlığından dolayı Handa siz kalacaksınız biz kalacağız derken burada kavgaya tutuşulurdu bu yüzden dolayı burasının ismi ‘’Kavga düzü’’ olarak ta adlandırılmıştır. Konaklama yerleri kışın en az kar yağısı alınan bölgelere sıralanmış, Kahve ya da Kavga düzü olarak
adlandırılan konaklama yerlerinden hariç güzergah boyunca Taşlı hanı, Avulot hanı, Köşk hanı gibi hanlarda bulunmaktadır.


( Tarihi Osmanlı hanı)


Karadeniz bölgesinde yapılan hanların diğer bir özelliği de ahşap ve tek katlı yapılmış olmasıydı genellikle 4-9 arası misafir odası şeklinde düzenlenen hanlarda bayan ve bay konaklama odaları da hassasiyet gereği ayrıca düzenlenmekteydi. Alışverişin yapılacağı bir bakkaliyesi de bulunan bu hanların başlarında duran görevli kişi sadece hancılık görevini yürütmüyordu emanetçi ve muhbir görevi de görmekteydi. Kırsal kesimler güvenlik ağını sağlamak sadece kolluk kuvvetlerin yetişebileceği durumda değildi. Zaman, zaman hanlarda konaklayanların bilgisini günler sonra da olsa kolluk kuvvetlerine bildirim sağlayabiliyorlardı. Zorlu ve engebeli bir coğrafyada muhteşem bir doğanın içerisinde bu tarihi kervan yolu 2011 yılında Doğu Karadeniz kalkınma ajansı tarafından projesi hazırlanarak Turizme kazandırılması amaçlanmıştır. Yüzyıllardır süren bu kültürel miras bugün araç yoluyla rahatlık ziyaret edilebilecek ve gezilebilecek noktadır. Saklı ve gün yüzüne çıkmamış miraslarımız bu coğrafya’da tekrardan hatırlanmak ve sahip çıkılmasını beklemektedir, eğer bir gün yolunuz bu bölgeye düşerse mutlaka Tarihi kervan yolu güzergahını dolaşın ve bugün halen daha aktif olan hanlarda çayınızı yudumlarken tarihi hissetmeye çalışın.





Mehmet SANCAK

24 Nisan 2019 Çarşamba

BURSA BİR VAKIF ŞEHRİDİR




Allah yaratmış olduğu kullarına kendisine iman ettikten sonra salih amel işlemeyi emretmiştir. Salih amel işlemenin en çok tavsiye edilenlerden biri de kişinin sahip olduğu mallardan başkalarının istifade etmesini sağlamaktır. Zira insanlar mal mülk sahibi olma konusunda eşit değildirler. Çalışarak zengin olmak mümkündür, ama bu her zaman geçerli değildir. İnsanoğlu bir anda sahip olduğu bütün servetini kaybedebilir. Yani her an başkasına muhtaç duruma düşebilir. İslamiyet bu durumlarda başkalarına yardım etmeyi emretmiş ve bu durum ; zekat, fitre, sadaka gibi kavramlarda ifade edilmiştir. Bu yardım kurumları İslam’daki asgari yardım durumlarını ifade etmek için kullanılmıştır.

   Kur’an’da hayır işlemek ve insanlara faydalı olmakla ilgili bazı ayetler Şunlardır:

‘’ Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda Harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.’’ (Al-i imran Suresi,92.)

‘’İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.’’( Maide suresi 2.)

 



    Fetih ve Gazalarla Gelişimini tamamlayan  Osmanlı Devleti Bir taraftan da Şehri İmar etmesi gerekiyordu. Bunun için en önem verdiği müessese Şüphesiz vakıflardı.
Feth edilen yerlerde şehri yenileştirerek kültürel dokusunun değiştirilmesi ve Müslüman kimliğine bürünmesi Vakıflar aracılığıyla inşa edilen yapılar sayesinde hızlandırılmıştır. Müslüman bir şehrin kimliğinin başlıca unsuru olan camiyi merkeze koyan bu yapılaşma faaliyeti, cami etrafında çeşitli sosyal donatılardan oluşan imaret siteleri-külliyeler teşkil ederek şehrin yeni bir ruh ve mana kazandırmıştır.
Bursa’nın 1326 tarihinde Osmanlılar tarafından fethedilmesiyle beraber şehirleşme açısından önemli gelişmeler yaşanmış ve buna bağlı olarak vakıfların yaygınlaşması da bu tarihten itibaren olmuştur. Bursa Feth edildiği tarihte Bursa’nın bugün ki sur içi denilen bölgeden başka yerleşim yer bulunmamaktaydı. Şehir Osmanlının fethi ile artık yeni bir şekil almaya başlayacaktı Surdan dışarıya doğru genişletme söz konusu olacaktır. İlk olarak Hamam yapıları ile şehir ihya olmaya başlanmıştı. Şehiri mimari eserler olarak Camiler,Hanlar,İmarethaneler,Medreseler inşa etmeye başlamışlardı. Orhan Gazi fethettiği Bursa’da Çeşme cami ve birçok eseri vakıf bünyesinde gerçekleştirmiştir. Ancak Bursa’nın Vakıf eserleriyle süslenmesi Osmanlı’nın balkan seferlerinden sonra daha’da artmaya başlamıştır.Murad Hüdavendigar Balkanlardaki seferlerden esir aldığı bazı gayrımüslümleri Muradiye semtine yerleştirirken vakıf anlayışı ile hayata geçirmiştir.
İlk Osmanlı Sultanı Osman Gazi devrinde günümüze kadar gelen belge olmadığından onun kurduğu vakıflar hakkında kesin bir şey söylemek oldukça güç.Ancak Osman Gazi’nin eşi Aporça Hatun’a ait bir vakıf kaydının nüshası günümüze kadar ulaşmıştır.Söz konusu Vakıf kaydında Asporça Hatun Bursa’ya bağlı bazı köyler ile Bursa yakınlarında bulunan Ürün’lüye bağlı kimi yerleri vakfetmiş ve elde edilen gelirden kendisi ve çocuklarının ruhuna Kur’an okunmasunu şart koşmuştur.Burada’da aslında Müslüman olan bir Gayrimüslimün vakıf kültürü noktasında nasıl hayır işleriyle ilgilendiğini görüyoruz.

Padişahlar Bursa’da vakıf yoluyla dinî hizmet yapıları, eğitim-öğretim hizmetlerine ait yapılar, beledî ve sosyal hizmet yapıları kurmuşlardır. Padişahların bu hizmet alanları arasında en çok ilgi gösterdikleri alan, beledî ve sosyal hizmet alanı olmuştur. Vakfiyelere göre üç hizmet alanında toplam 26 yapı kuran padişahlar, dinî hizmet alanında 8, eğitim-öğretim hizmetleri alanında 5, beledî ve sosyal hizmet alanında 13 yapı kurmuşlardır.

Padişahların kurduğu dinî hizmet alanındaki yapılar arasında camiler ve türbeler bulunmaktadır. Yıldırım Camii ve Türbesi , Ulu Cami , Muradiye Camii ve Sultan II. Murad Türbesi, Yeşil Cami ve Yeşil Türbe bu yapıların başlıcalarıdır.

 
                               
Bursa’da ilgili dönemde adı geçen tek darüşşifa olan Yıldırım Darüşşifası’nın bânisi Yıldırım Bayezid’dir. Bu padişah’ın diğer vakıf yapıları arasında, Yıldırım İmareti, bedesten, han, hamam ve su yolu çeşme yer almaktadır. Muradiye İmareti’nin kurucusu olan Sultan II. Murad aynı zamanda Muradiye Hamamı’nın ve Tavuk Pazarı (Yeni Hamam) Hamamı’nın da bânisidir. O Muradiye semtindeki külliyesine su getirmek amacıyla bir de su yolu ve çeşme yaptırmıştır. Geyve Hanı ve Yıldırım Bedesteni’nin batısındaki han ise Sultan Çelebi Mehmed’in vakıfları arasındadır.
XV. yüzyıl Bursa’sının gelişmesinde üçüncü sırayı alan grup ilmiye sınıfıdır. Bu sınıf, toplam 9 yapı kurmuştur. Bunların kurdukları yapılardan 5’i, dinî hizmet yapıları, 3’ü eğitim-öğretim hizmeti yapıları ve 1’i de beledî ve sosyal hizmet yapılarıdır. Görüldüğü üzere ilmiye sınıfının kurduğu yapıların çoğunluğunu biri cami ve dördü de mescid olan dinî hizmet yapıları oluşturmuştur. İlmiye sınıfının kurduğu bu cami ve mescidler şunlardır: Molla Fenari tarafından Bursa’da bina ettirilen Molla Fenari mescidleri (üç adet) ve Molla Yegan adıyla anılan Mevlana Mehmed b. Armağan’ın inşa ettirdiği Molla Yegan Mescidi’dir. Molla Fenari’nin kardeşi olan Molla İsa Bey ise Bursa kalesindeki Kaplıca kapısı içerisinde bir cami yaptırmıştır. Bunlarla birlikte Molla Fenari’nin kurdurduğu Pınarbaşı’ndaki Molla Fenari Medresesi ile Molla Yegan’ın kütüphane vakfını  bu yapılar arasında saymak gerekir. Bursa’da o dönemde yaşayan insanların manevi hayatında önemli bir yeri olan Emir Sultan, daha sonra oluşacak külliyesinin ilk nüvesini kurdurduğu zaviye ile atmıştır.30 Mevlana Şemseddin Fenari’nin torunlarından olan Mevlana Ali Çelebi ise kurduğu aile vakfına gelir getirmek üzere bir hamam yaptırmıştır.
Osmanlı Devleti’nin ilk dönemlerinde, fethedilen şehirlerin yeniden yapılandırılması, dinî, kültürel, sosyal yardım, ticarî ve ekonomik alanlarda geliştirilmesi genellikle vakıflar yoluyla gerçekleştirilmiş olup Bursa şehri de bu konudaki ilk örneklerden birini teşkil etmiştir.




                                                                                                               MEHMET SANCAK





*Keleş,Hamza. ‘’Vakfiyelere Göre XV. Yüzyılda Bursa’da İmar Faaliyetleri’’. G.Ü. Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi Cilt 21, Sayı 1, Ankara 2001.


OSMANLININ MİLLET BAHÇESİ:KAĞITHANE






Osmanlı devleti denilince genelde tarihçiler şu şekilde özetlerlerdi; Akl-ı selim, Kalb-i selim ve Zevk-i selim. Medeniyet tasavvuru oluştururken en önemli yapı taşları sadece Savaşlar ve anlaşmalar değildir. Sanatta, mimaride yaşayış şeklinde he zaman Zevk-i selim bir toplum olmuştur. Osmanlı toplumunun yaşandı şeklinde hiç şüphesiz önemli yerlerde Mesire ve dinlenme mekanlarıy dı bunlardan en önemlisi Kağıthane’dir Kağıthane tarihi 626 tarihe kadar gitmektedir. Tarihi kaynaklarda Avarların İstanbul’u kuşatması sırasında Avar hanı birliklerini Kağıthane de konuşlandırmıştır, Daha sonraki yıllarda da Bizans döneminde Kağıthane deresi önemli bir bölge olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman devrinde de şehzadelerin sünnet düğünleri içinde kullanılan bir yer olmuştur.
Kağıthane asıl gelişmesini XVII. yüzyılın ilk yarısında III. Ahmet zamanında Lale devrinde geçirmiştir. Osmanlı tarihinde peyzaj mimarlığı ve bahçe sanatının zirvesi diyebileceğimiz Lale devri  en mükemmel örneklerini Sadabad Sarayı olmak üzere fiskiyeler ve çağlayanlar oluşturulmuş, çeşit çeşit çiçeklerle ama en çok lalelerle donatılmış bununla alakalı Evliya çelebi  ‘’Buradaki lalezar mesiresi’nde Kağıthane lalesiyle meşhur lale-i günegün’den bahsederek lale vakti buraya gelenlerin aklı perişan olur diye yazmıştır. Lale ve Allah kelimelerinin aynı harflerle yazılması, ve ebced değerlerinin aynı olması bu çiçeğe kutsiyet atfedilmesine neden olmuştur.
Doğal bir çayırlık olan Kağıthane Vadi tabanlı su kıyısı olan kordon gibi dere boylarını takip etmesi ile ortaya çıkan bir görünümdeydi. Gürgen, Çınar, kızılağaç, söğüt, ardıç ağaçlarının doğal olarak kümelenmiş vadiyi kuşatan dik sırtlar ve tepeler, maki vb. toplulukları ile kaplı idi. Bodur, yaprağını dökmeyen meşe, funda, defne, ladin, erguvan gibi ağaçların bulunduğu Kağıthane adeta rengarenk bir ormanı anımsatıyordu
 Kağıthane’nin çiçekleri meşhur olduğu kadar tarihi eserleri de meşhurdur Kaynaklara göre 170 tane eserin yapıldığı söylenmektedir. Ancak Patrona Halil isyanın da  120 köşkün yakıldığı söylenmektedir.
Kağıthane’nin eski ismi de esas itibariyle ‘’Sa’dabad’’ ( mutluluk veren mamur yer ) anlamına gelmektedir. Burası sadece Osmanlı toplumun gelerek vakit geçirdiği yerler değildi, elçi kabul törenlerin gibi diplomatik ilişkiler yapılırdı. Osmanlı divan edebiyatının en ünlü şairlerinden olan  Nedim’in şiirlerini ve ünlü bestelerini burada okuduğu bilinmektedir. Lale devrinin en önemli simgelerinden olan Sadabad sarayı 1722 yılında Kağıthane deresi kenarında inşa ettirilmiş Bu saray Osmanlının ilk büyükelçisi yirmisekizinci Mehmet Çelebi’nin paris’ten getirdiği saray ve bahçe planları ile Osmanlı-Acem mimarisinden esinlererek yapılmıştır. Ancak bu yapı Patrona Halil isyanında tahrip edilmiştir.


Daha sonra 1809’da II.Mahmut,1862’de ise Sultan Abdülaziz tarafından aynı alana saraylar inşa ettirilmiştir. Saray mimarisi haricinde Köşk,Cami,Çeşme,köprü gibi birçok mimari eser yapılmıştır.  En güzel örneklerden olan çadır köşkü Sadabad Sarayı ile birlikte III.Ahmet döneminde inşa edilmiş bir seyir köşküdür Ancak daha sonraki yıllarda II.Mahmud harap olan bu köşkü tamir ettirir. Kağıthane içerisinde bulunan başka bir köşkte Sultan Abdülaziz döneminde yaptırıldığı bilinen Koşu köşküdür. Koşu köşkü, Kağıthane’de yapılan meşhur at yarışlarının başlangıç noktasıdır bu yarışlar Sadabad sarayı önünde biterdi.
Kağıthane bölgesinde Osmanlı zerafet ve sanatını yansıtan saray ve köşkler varken camilerde es geçilemezdi 1722 tarihinde Sadabad sarayı ile birlikte yapılan Sadabad cami yine Patrona halil isyanında zarar gören yapılardan olmuştur. Ancak  III. Selim ve II. Mahmut dönemlerinde yeniden inşa ettirilmiştir. Günümüzdeki şeklini ise Sultan Abdülaziz vermiştir .Doğal su kaynaklarının olduğu Kağıthane bölgesinde birçok ta çeşme yaptırılmış Sultan III.Ahmetin Çeşme-i nur,II.Abdulhamit çeşmesi, İmrahor çeşmesi gibi yapılar yine Kağıthane bölgesi hareketlendiren eserler olmuştur. Bu bölgede karakol terfi istasyonu ve sıbyan mektebi gibi yapılarda bulunmaktaydı.
Tanzimat Fermanı’ndan sonra eğlence anlayışımız da değişmeye başlamıştı. Müzik aletlerine Batı kökenli piyano ve flütün katılması ile umuma açık yerlerde kadın-erkek bir arada yapılan eğlenceler ilk bakışta göze çarpan değişikliklerdendir.

Bu asırda Mısır ricali 1850’den sonra, özellikle Boğaziçi’nde düzenledikleri eğlencelerle Batılı yaşamın taşeronu olmuşlardı. Bunların Boğaziçi’ndeki geniş ve müreffeh yalılarda-köşklerde masalsı âlemler düzenlemeleri ve bu âlemlerdeki israf, bir yerde zenginin zengine kibri-azameti olarak görülebilir. 19. asrın sonlarında giderek halk da bunlara uymuştu. Kahvehaneler, gece kulüpleri, sinema ve tiyatro binalarına da bu asırda rastlayabiliriz. Özellikle tiyatronun, kültürel hayatımızda ve zihnî dönüşümde belirgin tesirleri olmuştu. Bu asırda; meyhane ve gazinolarda âlem-i âb tesmiye edilen içki tüketiminin oldukça arttığını görüyoruz. İçkili eğlenceler daha çok batılı hayatın yaşandığı Beyoğlu gibi muhitlerdeki meyhanelerde ve mesire alanlarında küçük gruplar hâlinde yapılırdı. Daha sonraları kendimize mahsus bir hayattan beslenen eğlenceler gittikçe azalmış, cemiyet hayatımızdaki değişme-bozulmayı müteakip eğlencelerimiz de faydadan hâlî hâle gelerek âdeta kendi kendimizle beraber etrafımızdaki her şeyi tüketir bir mâhiyet arz etmeğe yüz tutmuştu.
MEHMET SANCAK

“Gün Olur Asra Bedel” ve Kırgızistan’ın Bitmeyen Zamanı

  “Gün Olur Asra Bedel” ve Kırgızistan’ın Bitmeyen Zamanı Cengiz Aytmatov’un “Gün Olur Asra Bedel” romanı, yalnızca bir dönemi değil, bir h...